Mehmet S. Nane

Eski Mersin’den bir narenciye bahçesinin öyküsü (1)


Değerli okur dostlar, bugün sizlerle uzun bir aradan sonra eski Mersin konusunda sohbet edeceğiz.

 

Rahmetli babam ya 1965’te ya da benim doğduğum yıl olan 1966’da Pozcu’da 13 dekar (dönüm) tarla alarak mütevazı bir hobi bahçesi kurmaya karar vermiş. Kısa sürede narenciye (turunçgil) bahçesini tesis etmiş.

İşte benim çocukluğumun Pazar günlerinin çok büyük bir kısmı bu bahçede geçti.

 

***

 

Sizlere önce tam yerini tarif etmeliyim. Şimdiki Forum’un yaklaşık 500 metre kuzey doğu çaprazındaydı bahçemiz. Şimdilerde oralara o kadar çok apartman dikildi ki yerini ben bile karıştırır oldum.

 

O zamanlar yani bundan 40-45 sene evvel şehrin batı sınırı eskiden Cumhuriyet Polis Karakolu olan günümüzde de polise ait bir birime ev sahipliği yapan binaya kadardı. (Yani şimdi Forum trafik ışıkları denilen yer). 

İlerisinde şehre ait doğru dürüst bir yerleşim yoktu. Şimdi şehrin içinde kalan ‘Çiftlik’ aslında bizim de ahbaplarımıza ziyarete gittiğimiz Çiftlik Köyü’dür. Eskinden Mezitli, Viranşehir şehre çok uzak kabul edilirdi. Bunları genç kardeşlerim gözlerinde canlandırabilsinler diye anlatıyorum.

 

İşte bizim bahçeye giden daracık yol da o trafik ışıklarından 100 metre önceydi. Siz bakmayın şimdi oraların memleketin merkezlerinden biri olduğuna. O zamanlar o yolda ve hele ki bahçeye giden yaklaşık 1,5 kilometrelik mesafede in-cin top oynardı. 

O dar yoldan girilirdi ve yaklaşık 500 metre sonra yol iyice daralır, araba sağdan soldan çıkan dallardan, dikenlerden çizilmesin diye sürücüler çok dikkat ederdi. 

O kısacık yol bile maceraydı. Tümseklerden atlanır, arklardan (su kanalı) geçilir, komşu bahçelerin azgın köpekleri tarafından kovalanırdınız. Fakat sonuç her zaman tatmin edici olurdu. Güzelim bahçemize ulaşırdık.

 

***

 

Rahmetli babam estetik zevk sahibi bir adamdı. Bunu evvela ve özellikle giyim kuşamından anlardınız. Her daim şıktı ve vaktinin de en şık giyinen adamlarındanmış. Hep söylerdi, terziye siparişle yaptırdığı takımlar İngiliz kumaşından olurmuş. Çok kaliteli olduğunu anlatırdı. Neyse ki sonraları Altınyıldız da çok iyi bir kalite tutturdu ve o kumaşlara geçiş yaptı.

Siz bakmayın günümüzde her gün sakal traşı olmayan, saçı başı yağlı, üstü başı özensiz olan kişilere. O zamanlar babamın da dâhil olduğu esnaf camiasından abileri, amcaları ben bir gün sakalı uzamış ya da kendine özensiz bir vaziyette görmedim.

 

Evet, bahçemiz bu estetik zevkle tasarlamıştı. Önce bahçenin fiziki yapısını biraz anlatmalıyım. Girişte üzerinde kocaman ‘A’ ve ‘N’ harfleri yazan yeşil renkli (sanırım Nane’nin yeşili) oldukça büyük demir bir kapı vardı. İçeri girince sizi hemen sağlı sollu harika çam ağaçları karşılardı. Bahçe evine gitmek için girişten 20-30 metre sonra sola dönülürdü. Tam dönüldüğü noktada sağ tarafta pek çok can eriği solda ise nar ağacı vardı. Eve kadar yaklaşık 100 metre yürünürdü.

 

Bahçe adeta bir hobi bahçesi gibi harika yapılandırılmıştı. Yaklaşık 25 santimetre enindeki küçük su kanalı tüm bahçeyi dolanırdı. Bu kanalı besleyen bir havuz vardı. Onun hemen yanında da kuyu. Kuyunun yanı başında da ‘motor evi’. 

 

Burada her türlü alet-edavat bulunurdu. En önemlisi de su motoru bu odadaydı. Motor kocamandı ve kolçakla çevirilerek çalıştırılırdı. Kolçak yavaştan başlanarak giderek hız kazanarak çevrilirdi. Hızın en yükseğe ulaştığı anda da sol elle sıkıştırılan mandal ileri itilir, aynı anda ve çok hızlı bir şekilde kolçak yuvasından çıkarılırdı. Böylece motor ‘istim’ alırdı. 

 

Bu kadar kolay anlattığıma bakmayın, hakikaten zor hatta tehlikeli bir işti. Birgün Nimet Teyze’min kocası Kâmil Enişte’m (Soyal) motoru çalıştırmaya kalkıştı. Fakat kolçağı zamanında çekemedi ve zaten ısınmış olan koskoca kolçak sağ yanağında patladı. O zamanlar zaten tombul olan yanağı daha da şişti; üstelik yanık iziyle beraber. 

Bir daha da o işe yanaşmadı zaten.

 

Çocukken bu motoru çalıştırmaya çok özenirdim. Nihayet lise ikide yüzlerce defa izlediğim bu işi başardım. Ondan sonra da bahçede olduğum sürece motoru hep ben çalıştırdım. İşte bu motor kuyudan suyu çekiyor, boruyla havuza akıtıyordu. Mayolarımız mutlaka yanımızda olurdu. O buz gibi suya karpuzlar atılır ve ablalarımla birlikte içine atlardık. Rahmetli babam da terleyince bize katılırdı. Başını borudan çok gür akan suyun altına tutardı ve o güzelim saçları şemsiye gibi iki yana açılıverirdi. 

 

Bazen motorun kuyuya bağlanan boru aparatı hava yapardı. O zaman yapılacak tek şey vardı. Kumluk’ta (şimdiki Göçmen’in biraz aşağısı ve deniz kıyısı) oturan kuyucu Ali Usta’nın getirilmesi. Ali Usta şeker gibi adamdı, ne zaman gel denilse yüksünmeden gelirdi. Kızı Yıldız da bizim Süreyya’nın ilkokul arkadaşıydı. 

 



ARŞİV YAZILAR