Eksikliklerimizle Tamamlanmak…
Çok eskilerden gelen sevdiğim bir kelam var; “İnsan kendi taşını yontar.”
Nitekim insan hayata pürüzsüz bir heykeltıraş eseri gibi girmiyor... İnsan ham taştır; kişi hayatı boyunca kendisini eğitmeli, ahlaken ve zihnen kendisini geliştirmeli, cehaletten ve tutkularından arınma sürecine girmelidir. Bu meşakkatli yolun sonu yoktur ve esas olan bu ulu yolun kendisidir. İnsan-ı kâmil olma yolu… Bu yolda olan insan; çarpa çarpa, düşe kalka, biraz kırılıp biraz da ufalanarak buluyor kendi şeklini. Bizi biz yapan şey de o vitrinlere koyduğumuz, üzerini cilaladığımız kusursuz anlarımız değil zaten. Görünmesin diye alelacele üzerini örttüğümüz çatlaklarımız, tökezlediğimiz o dik yokuşlar ve kaçırdığımız trenlerdir.
Martin Heidegger, Varlık ve Zaman’da tam da buradan vurur insanı. Bizi dünyaya öylece "fırlatılmış" birer varlık olarak tanımlar. Zamanını, mekânını seçemediğimiz bir hayatın ortasındayızdır. Ve Heidegger ‘in en büyük uyarısı şudur: Bizi esas bitiren şey, başkaları gibi yaşayıp kendi biricikliğimizi kaybetmektir. Herkes gibi konuşup, herkes gibi hissedip anonim bir "hiç kimse" ye dönüşmek...
Bugün sosyal medyanın o steril filtreleri arasında yaptığımız şey tam olarak bu değil mi? Herkes aynı açıdan gülümsüyor, aynı pürüzsüz hayat yalanını satıyor. Kendi içimizdeki o çatlaklardan, o insani yaralardan utanç duyuyoruz. Oysa Heidegger, insanın ancak kendi sınırlarıyla, eksikliğiyle ve eninde sonunda ölümlü olduğu gerçeğiyle yüzleştiğinde "gerçek" bir varoluşa sıçrayabileceğini söyler. Bazen içimize çöken o durduk yere gelen kaygı da bundandır belki; yapay pürüzsüzlüğü yırtar, bizi kendi çıplak gerçeğimizle baş başa bırakır.
Geçtiğimiz hafta İbrahim Kalın’ın Heidegger'in Kulübesine Yolculuk kitabını okuyunca bu haftaki yazı başlığını da böylelikle bulmuş oldum. Sayın Kalın bildiğiniz üzere akademik yaşamı ve memleketimiz için üstlendiği görevler icabı özellikle benim gönlümde yer etmiş bir gönül dostudur, modern zaman dervişidir. Heidegger ‘in Kara Orman’daki o küçücük, elektriksiz ahşap kulübesini anlatırken çok güzel bir yere dokunur. O kulübe, şehirden öyle aleladem bir kaçış yeri değildir; çağın gürültüsünü dışarıda bırakıp "varlığın sesini" yeniden duyabilme mekânıdır. Şehrin sahte konforu bizi kendi özümüze yabancılaştırırken; sobanın çıtırtısı, fırtınanın uğultusu ve ahşabın kokusu insanı yeniden toprağa bağlar. İnsanın kendi sadeliğiyle, o pürüzlü gerçeğiyle baş başa kaldığı sığınaktır orası.
Bir şeyler bozulduğunda, yani pürüzsüz sandığımız o düzen kırıldığında hemen panikliyoruz. Oysa bir alet bile kırıldığında görünür olur der Heidegger. İnsan da böyledir; bir yerinden kırılmadan, o kulübenin sessizliğine çekilip kendi çatlaklarına bakmadan ne yaşadığını anlayabiliyor ne de gerçekten var olduğunu...
Hiçbirimiz kusursuz olmak zorunda değiliz. Bizler o çatlaklardan sızan ışığı görebilmek, eksikliğimizle tamamlanmak için buradayız. Kendi kırıklarına şefkatle bakmayı bilen, o sessiz kulübenin sadeliğine sığınabilen bir insanın; çağın cilalı yalanlarına zaten ihtiyacı kalmaz.
Sözümüzü bir rica ile bitirelim; YouTube’dan Sn. İbrahim Kalın’ın sazı ve Teslim Abdal’ın nefesini seslendirdiği bu videoyu izleyiniz:
“Gel ha gönül havalanma, engin ol gönül engin ol”
https://www.youtube.com/watch?v=JwgG6J2wxT0&list=RDJwgG6J2wxT0&start_radio=1
Dinleyemeyenler için nefes şöyle:
Gel ha gönül havalanma
Engin ol gönül engin ol
Dünya malına güvenme
Engin ol gönül engin ol
Şu dünyanın hali böyle
Yalan yahşi geçer şöyle
Söyledikçe engin söyle
Engin ol gönül engin ol
Gökte uçan huma kuşu
Bilmeyenler atar taşı
Enginlik gönlün işi
Engin ol gönül engin ol
Teslim Abdal sözüm Haktır
Sözümün yalanı yoktur
Engin söyle büyüklüktür
Engin ol gönül engin ol


