İlkay Adalıoğlu

BİRİ VE DİĞERLERİ


Küçükler hikâyelerle uyutulur büyükler ise hikâyelerle uyandırılırmış.

 

Bizim aile bu hususta zengindi. Aslında Anadolu’nun en sevdiğim özelliğidir hikâyecilik. Kadim topraklara özgü içten, nev-i şahsına münhasır anlatım tarzı vardır insanlarımızın.

 

Babamı bir edebiyatçı olarak ayrı tutarım ancak halamı bu konuda tek geçerim. Yüksek tonla başlayıp dikkatleri üzerine çeker, alçalıp bazen kısılan hatta fısıldayan, vurucu yerlerde ise parlayan tiz kafa sesiyle, basit şeyleri bile dinletme özelliğine sahipti.

Hani derler ya ‘başkalarının içinde tutuşturmak istediğin ateşi önce kendi içinde yakmalısın!’ Öyleydi.

Ama kıssadan hisse nedense hep gelir beni bulurdu. Fabl türüne meraklıydı rahmetli. Hayvanlarla ilgili eğlenceli başlayan öykü, annesinin babasının sözünü dinlemeyen, yaramaz küçük tavşanın hazin sonu ile biterdi. Bir başka gün ise karınca üzerine kurulurdu fakat ana fikir ve mesajın gitmesi gereken adres değişmezdi.

 

Madem konumuz bu; gelin yazıya yakışır hikâye daha doğrusu bir kitaptan bahsedelim.

 

 

İtalyan yazar Luigi Pirandello bu eseri 16 yılda tamamlayabilmiş. 1909’da kaleme almaya başlayıp 1925’te bitirmiş.

 

Pirandello ‘Biri Hiçbiri Binlercesi’  için “acı ve mizah dolu”  demiş.

 

Babasının kurduğu bankanın geliriyle rahat bir yaşam süren Vitangelo Moscarda’ya bir gün karısı burnunun çarpık olduğunu söyleyince tüm dünyası altüst olur. Kendisinin o güne kadar gördüğü ve sandığı gibi olmadığını, başkalarının gözünden yansıtılmış çoğul ve uçucu bir gerçekliği kişileştirdiğini anlar. Bu farkındalık, başkalarının önyargılarından bağımsız bir kimlik için çılgınca arayış içindeki Moscarda’nın deliliğe doğru ilerlerken tuhaf biçimde özgürlüğe kavuşmasını anlatıyor.

 

Bu kitap için ‘hayatımı değiştirdi’ diyemem ama ‘kendime dönük algımı irdelememi sağladı’ diyebilirim.

 

Romanın ana karakteri Moscarda, bir gün aynaya bakarken eşinin gelip, ‘burnunun eğriliğine mi bakıyorsun?’ demesiyle kimlik bunalımına giriyor. Ancak bu salt estetik kaygıdan gelen bir depresyon değil. Onun için asıl mesele, yıllarca düz sandığı burnunun başkalarınca çarpık oluşuyla başlayan farkındalık yolculuğu. Kendisi hakkında bilmediği yönleriyle karşılaşması hikâyeyi başlatıyor. Ana karakterin farkındalığı birçok aşamadan geçiyor.

‘Ben herkes için tek bir kişi değildim. Beni görenlerin sayısı kadar çoktum. Kendim için bir, başkaları için yüz bin kişiydim!’ diyor.

 

Yani ‘bir ben vardır benden içeri’ dizelerini yazan Yunus Emre’yi kitap boyunca anacağınıza eminim.

Öyle değil midir zaten?

Kimine göre çok nazik, kimine göre ise kaba bulunabilirsiniz.

Bazısı cana yakın olduğunuzu bazısı ise soğuk bulduğunu; birisi derin derken diğeri yüzeysel olduğunuzu söyleyebilir.

Hatta kimi sizi çok güzel diğeri vasat bulabilir.

Bazı insanlara göre eğlenceli, bazılarınca sıkıcı olabilirsiniz.

 

Demek ki kimileri sadece yansıttığımız versiyonumuzu görürken diğerleri kendi penceresinden, şahsi filtresiyle bizi yorumluyor.

 

Hepimiz hayatımızdan geçen herkes için biriyiz.

Kendimiz için bir kişi, başkaları için yüz bin kişiyiz.

Tüm kimliklerden sıyrıldığımızda ise hiç kimseyiz.

 

O halde madem konu buralara geldi. Bir Attila İlhan şiirinin ilk dizesiyle final yapmak şart oldu.

Ahmet Kaya’nın eşsiz sesiyle muhteşem yorumunu yazının üstüne dinlemenizi şiddetle öneririm.

 

‘Sen benim hiçbir şeyimsin

  Yazdıklarımdan çok daha az

  Hiç kimse misin bilmem ki nesin

  Lüzumundan fazla beyaz

  Sen benim hiçbir şeyimsin

  Varlığın yokluğun anlaşılmaz…’

 

Haftanın alıntısı



ARŞİV YAZILAR