Bülent Ufuk Ateş
SEYİRLİK

Bülent Ufuk Ateş

GERÇEK BARIŞIN YOLU ÇUKUROVA


Son edeceğimiz kelamı baştan dillendirelim; yüzyıl sonra devlet ‘Kürt sorunu’ denen realiteyi tanımıştır. İktidar mahfilleri her ne adla tanımlarsa tanımlasın gerçeklik budur. Hemen ekleyelim; ‘barış olacak mı?’ sorusuna yanıtta karamsar taraftayım.

Yakın tarihe kadar ‘Kürt yoktur hepimiz Türküz’ diyen Devlet Bahçeli’ye biçilen rol gereği yeni bir yola girilmiştir. Aslında AKP’ce başlatılan süreç, ‘Çerçeve Yasa’nın TBMM’de büyük çoğunlukla kabul edilmesine karşın tartışması bitmeyecek. Ancak yeni evreye girildiği bellidir.

Yasaya eleştirilerin en ağırı şoven, milliyetçi kanattan gelmekte. Bunlar çatışma ortamından, yoksul aile çocuklarının kanından beslenen, siyaset malzemelerini acı ve gözyaşından oluşturanlardır. İdeolojilerini de buradan oluştururlar.

Bir başka eleştiri anlayışı ise diğerinden oldukça farklı. Yarım asırdır süren şiddet ve savaş ortamının sonlanmasını samimiyetle isteyenlerdir. ‘Türk-Kürt annelerinin gözyaşları artık akmasın’ diyenlerdir. Aynı insanlar Cumhur İttifakı’nın sahte yüzünü sergilemeye çalışırken, ‘Barış için pazarlık yapılmaz, iktidarların hırsına kurban edilemez’ demektedir.

En önemli derdi koltuğunu, yani Saray Rejimi’ni korumak amacında olan iktidar mensupları, sürecin şeffaf şekilde konuşulmasını sığ tartışmalara sıkıştırarak engellemiştir. Barış isteminin toplumsallaşmasının önüne ket vurmuşlardır. Yapılan en küçük eleştiri ‘savaş yanlısı’ diye yaftalanmaya çalışılmıştır.

Öngörüm odur ki; süreci seçim sonuçlarını etkileyerek oy hesabına indirgeyen Rejim, bu ülkeye gerçek barışı getirmeyecek. Ancak tek bir evladımızın da olsa cenazesinin gelmemesi yasayı desteklemek için yeterli nedendir. Belli ki ‘ateşkes’ denebilecek süreç boyunca yoksul damlarına bayrak asılmaması gerçekliktir.

Bir başka gerçeklik ise; devamında nelerin olacağına karar vericinin Erdoğan olmasıdır. Tek adam ne olacağını söyleyecek. ‘Terörsüz Türkiye’ adlandırmasıyla başlatılan müzakerelerin geldiği nokta örgütün silah bırakmasına endekslenmiştir. Güvenlikçi politikalardan vazgeçildiğine ilişkin tek bir cümle kurulmamıştır. Aksine alışılageldik zor yöntemlerini her gün yaşamaya devam ediyoruz.

Anlaşılıyor ki; iktidarın gündemine ‘Yeni Anayasa’ girmiştir. Kestirmeden ifade edelim: ‘Mevcut anayasaya uymayanlarla yenisinin konuşulması bile abesle iştigaldir.”

‘Devlet aklı’, ‘Bahçeli aklı’ ikileminde kaldığımız ‘Ahmetler göreve, Demirtaş evine’ lafı var. Çağrı boşta kalmıştır. Oysa bir çağrıya, düzenlemeye gerek kalmaksızın AİHM kararları uygulansa Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ yıllar önce özgürlüklerine kavuşmuş olacaktı.

TİP Milletvekili Can Atalay, Tayfun Kahraman, Osman Kavala başta olmak üzere ‘Gezi’ tutsakları Anayasa ve AİHM kararlarına karşın hâlâ esir tutulmakta. Maden işçileri, öğretmenler, çevre aktivistleri gibi her tür hak arayışçıları devlet zoruyla susturulmaya çalışılıyor. Yani süreç konuşulmaya başlanırken ‘demokrasimiz gelişecek, haklar tanınacak’ lafzı koca bir yalana dönüştü. Muhalif belediyelere her gün düzenlenen operasyonlarla siyasiler, sosyalistler, gazeteciler dahil toplumsal muhalefet temsilcileri tutuklanırken ve benzer uygulamaların süreceğine dair güçlü emareler varken gerçek barışın tesisi olası mı?

Gelinen bugünde, gerçek barıştan yana olan, mevcut otokratik düzeni yenmek iddiası taşıyan tüzel ve gerçek kişilerin sorumlulukları artmıştır. Muhalif öznelerin dönemsel misyonu, toplumsal hareketlerin içinde yer alması, büyümesi için mücadele ederek iktidarı baskı altına almalarıdır. Toplumun tüm kesimini kapsayan ‘eşit yurttaşlık’ temelinde Kürt halkının da demokratik haklarının tanınması için hızla yol alınmalı.

Türkiye tarihsel bir süreçten geçmekte. Eleştiriden Kürt siyasi hareketi muaf değildir. Onlardan beklenen; demokratik, eşit, özgür ülke yaratma aşkına tüm ilerici, demokrat unsurlarla iş ve güç birliği içinde olmasıdır. Ancak bizim cenahta ikili, ikircikli tavırlara uzak durarak net olmalıdır. Yeni Parti ve lideri Özgür Özel’in duruşu eleştiriye açıktır, çünkü beklenti farklıdır.

Son olarak şunu dile getirelim: Çukurova (Adana-Mersin) Türk-Kürt kardeşleşmesinin en önemli durağıdır. Tarihsel olarak ekonomik ve siyasi nedenlerle bölgeden göçenlerin ilk konaklamaları bu coğrafyadır. Mersin ve Adana 200 yıldır bu demografik değişime sahne olmuştur. Coğrafi yakınlık ve verimli topraklar andığımız tercihte etkendir. Kabul edelim ki; ilimiz etnik çeşitlilikte zengindir. Bu durum avantaj görülmelidir. Kimi zaman karşı karşıya gelişmeler yaşanmış olsa da bir arada yaşamayı öğrenmiş olduğumuzu görüyorum. Şimdi bu kardeşleşmeyi büyütmek, zorbalığa karşı omuz omuza verme zamanıdır.



ARŞİV YAZILAR