Prof.Dr.İsmail YAĞCI 

Markalarımız Mersin’i de Markalaştırsın!


Bir şehrin marka olması için önce bir markaya ihtiyacı var.

Ama o marka, şehrin binalarına asılmış sıradan bir logo değildir.

Bir slogan hiç değildir.

Şehir markası biraz daha farklı bir şeydir.

Bir şehrin markası, o şehir hakkında insanların zihninde oluşan toplam kanaattir.

Ve bu kanaati yalnızca o şehrin sokakları, tarihi, denizi, mutfağı ya da turistik mekânları oluşturmaz.

O şehirden çıkan markalar da oluşturur.

 

Atlanta bunun güzel örneklerinden biridir.

Amerika'nın güneyinin en önemli merkezlerinden biri olan Atlanta'yı düşündüğünüzde yalnızca bir şehir düşünmezsiniz. CNN'i, Coca-Cola'yı, Delta Air Lines'ı da düşünürsünüz.

Bu şirketlerin her biri kendi markasının değerini büyütürken, farkında olarak veya olmayarak Atlanta'nın marka değerine de katkıda bulunmuştur. Çünkü güçlü markalar yalnızca kendilerini taşımazlar. Bulundukları şehri de taşırlar.

 

Bence Mersin'in “marka kent” olma arayışında biraz da buraya bakmamız gerekiyor.

Biz Mersin'i marka yapmak istiyoruz. Peki Mersin'in markaları ne olacak?

Mesela TAT...

Başhan...

Arbella...

Aves...

Yörük Süt...

Güney Süt...

Ve daha niceleri.

 

Bunların her biri kendi sektöründe Mersin'le ilişkilendirilebilecek önemli ekonomik değerler.

Fakat ilginç olan şu:

Bu markaların ürünlerini başka şehirlerde, hatta başka ülkelerde gördüğümüzde çoğu zaman Mersin'i görmüyoruz.

Markayı görüyoruz.

Ürünü görüyoruz.

Şirketi görüyoruz.

Ama Mersin'i görmüyoruz.

Oysa neden görmeyelim?

Neden bir ürünün ambalajında, markanın kendi kimliğine zarar vermeden küçük bir ifade bulunmasın:

 

“Mersin markasıdır.”

Ya da:

“Mersin'den dünyaya.”

Veya daha kurumsal bir ortak işaret:

“Made in Mersin – Mersin Markası.”

 

Bunun ambalajın üzerinde küçücük bir yerde bulunmasının ekonomik maliyeti neredeyse yoktur. Ama zihinsel etkisi çok büyük olabilir. Çünkü marka böyle bir şeydir. İnsanların zihninde çağrışım yaratır.

 

Bir İtalyan şarabını gördüğünüzde İtalya'yı düşünürsünüz.

Bir Alman otomobilini gördüğünüzde Almanya'yı düşünürsünüz.

Bir İsviçre saatini gördüğünüzde İsviçre'yi...

Bir Japon elektronik ürününü gördüğünüzde Japonya'yı...

Çünkü ülkeler ile markalar arasında yıllar içinde güçlü bir zihinsel bağ kurulmuştur.

 

Bizim de Mersin için böyle bir bağ kurmamız gerekiyor.

Üstelik bunu sıfırdan yapmak zorunda değiliz. Mersin'in zaten markaları, ürünleri var.

İhracatı, lojistiği, limanı var. Tarımı, sanayisi var.

Ve bütün bunların üzerinde yükselen ciddi bir ekonomik potansiyeli var.

Eksik olan şey biraz da bu değerlerin aynı hikâyenin parçaları olduğunu anlatabilmek.

 

Bir düşünün...

Bir marketin raflarında Mersin'le bağlantılı beş, on, yirmi farklı ürün duruyor.

Her birinin üzerinde aynı küçük işaret var:

“Mersin markasıdır.”

 

Tüketici bunu ilk gördüğünde belki hiçbir şey düşünmeyecek.

İkinci kez gördüğünde dikkat edecek.

Üçüncüde merak edecek.

Bir süre sonra o işaret zihninde bir anlam kazanmaya başlayacak.

İşte marka böyle oluşur. Bir gecede değil. Tek bir reklamla hiç değil.

Tekrarla. Tutarlılıkla. Aidiyetle.

Ve en önemlisi, insanların zihninde kurulan bağlantılarla.

 

Burada Mersin Büyükşehir Belediyesi'nin, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası'nın, Mersin Ticaret Borsası'nın, ihracatçı birliklerinin ve iş dünyasının birlikte yapabileceği çok güzel bir iş var.

“Mersin Markası” adı altında ortak bir işaret tasarlanabilir.

Bu işaret bir kalite belgesi veya sertifika olmak zorunda değil.

Ürünün iyi veya kötü olduğunu gösteren bir işaret hiç değil.

 

Sadece şunu söyleyen bir aidiyet işareti:

“Bu marka Mersin'le bağlantılıdır.”

 

Ve bu işareti kullanan firmalar yalnızca Mersin'i tanıtmakla kalmaz.

Aslında kendi markalarının hikâyesini de zenginleştirirler.

Çünkü günümüz tüketicisi artık yalnızca “Ne satın alıyorum?” diye sormuyor.

“Bu nereden geliyor?”

“Bunun arkasında nasıl bir hikâye var?”

“Bu marka neye inanıyor?”

“Benim değerlerimle bir bağlantısı var mı?” diye de soruyor.

Dolayısıyla Mersinli olmak, Mersin'de üretmek veya Mersin'le güçlü bir ekonomik bağ taşımak, markalarımız için bir yük değil, bir marka hikâyesidir.

Ben Mersinli firmaların bundan çekinmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Tam tersine, sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü bir marka büyüdüğünde yalnızca patronu kazanmaz.

Çalışanları kazanır.

Tedarikçileri kazanır.

Şehrin ekonomisi kazanır.

Ve doğru yönetilirse şehir de kazanır.

 

O halde neden TAT'ın, Başhan'ın, Arbella'nın, Aves'in, Yörük Süt'ün, Güney Süt'ün ve daha pek çok Mersin bağlantılı markanın büyümesinden Mersin'in marka değeri de payını almasın?

Neden bir insan İstanbul'da, Ankara'da, Berlin'de, Moskova’da veya Londra'da bir Mersin markasının ürününü gördüğünde zihninin bir köşesinde Mersin de canlanmasın?

 

Bunun için çok büyük paralar harcamamız gerekmiyor.

Önce Mersin'in kendi markalarının Mersin'e sahip çıkması gerekiyor.

Sonra Mersin'in de kendi markalarına sahip çıkması...

Belki de “Marka Kent Mersin” projesinin en önemli adımlarından biri budur.

 

Şehri markalaştırmak istiyorsak, önce şehrin markalarını birbirinden kopuk işletmeler olarak görmekten vazgeçmeliyiz.

Çünkü onların her biri Mersin'in dünyaya açılan küçük birer penceresidir.

Ve o pencerelerin hepsinden aynı manzaranın görünmesini sağlamalıyız.

Mersin...

 

Bence artık yalnızca markalar üreten bir şehir olmaktan çıkıp, markalarıyla birlikte kendisini de markalaştıran bir şehir olmanın zamanı geldi.

Bunun için de çok basit bir yerden başlayabiliriz.

Bir ambalajın üzerine konulacak küçücük bir işaretle...

“Mersin markasıdır.”

 

Bazen büyük değişimler büyük projelerle başlamaz.

Bazen bir etiket yeter.

Yeter ki o etiket, yalnızca ürünün üzerinde değil, insanların zihninde de yer etsin.



ARŞİV YAZILAR