CAN DOSTLAR: MEHMET HABERAL-METE AKYOL
Can dostu Prof. Dr. Mehmet Haberal, 13 Nisan 2009’da Ankara’da evi polislerce arandıktan sonra gözaltına alınıp götürüldüğü İstanbul’da uyutulmadan dört boyunca gece gündüz sorgulandıktan sonra tutuklandığında yaşamı boyunca duymadığı acıyı yaşadı, Mete Akyol. Son nefesini Ankara’ya can dostuna gitmek için harcadı. Çantasında Haberal’a götüreceği mektup vardı. Ülkede olup bitenler, kayıtsızlık o kadar yüreğini burktu ki 3 Kasım can dostu Haberal’ın onurlu gününe yetişmesine kalbinin gücü yetmedi. Baypas ameliyatından sonra: “Haberal beni yirmi yıl daha gençleştirdi” demişti. Mete Akyol’un canı Haberal’dı. O can 4 yıl 4 ay süren acıyı noktalasa da bedelini kalbiyle ödedi.
Mete Akyol’un gözünün önüne hep “Ankara Eskişehir yolunun 20'nci kilometresinde yükselen Bağlıca köyü tepesinde, rahat yürümenin bile olanaksız olduğu irili ufaklı tepecikler” üzerinde yaşadığı 27 Haziran 1995 günü gelirdi. Yanında “Üzerine toz kondurulamamış gazeteci” dostu Mustafa Ekmekçi vardı ve Ekmekçi’nin sözleri yankılanıyordu: “Siz bu üniversitenin Rektörü değil, ustabaşısınız... Bizim bildiğimiz rektörler makam odasında masaları başında otururlar, imza atarlar, mühür, damga basarlar. Siz ise bu Üniversiteyi işçilerin başında, onlarla birlikte ellerinizle yapıyorsunuz. Onun için ustabaşı diyorum size.”
“Ustabaşı” Haberal içeride, Akyol dışarıda tutukluydu. Bütün yolları deneyerek can dostu Haberal’a doğum gününde yalnız olmadığını duyumsattı. “29 Ekim, iyi ki doğdun Türkiye, iyi ki doğdun Haberal” yazılı pullarla gönderilen mektuplarla; demir parmaklıktan da olsa göz göze gelerek can dostunu yalnız bırakmadı. Bütün Dünya ayaktaydı. Türkiye’de tutuklatılan demir parmaklıklar arkasına konan Haberal’ı o günlerde 1913’te Amerikalı ve Kanadalı cerrahların kurduğu Amerika Cerrahlar Birliği “Onur Üyeliği”ne seçti.

FOTOĞRAF:Mehmet Haberal
Tarihe dönüp baktığında can dostunun değil insanlığın, onun öncülerinin yaşadıklarını anımsadı, Akyol: “Adaletin Olmadığı Yerde “Karşılık”, tarihin intikamıdır... düşünen adamın düşüncelerini dinleyen ya da okuyan başka kişiler de düşünmeye başlıyorlar ve... Düşünen adam Jacques de Molay ve düşünen 28 arkadaşı, Güzel Philippe ve Papa Clemens'in ortak kararıyla, 1307 yılının 13 Ekim günü, işte bu iki nedenle diri diri yakılarak idam edileceklerdi. Paris'in orta yerinde hazırlanan odun yığınları tutuşturulduğunda, çevrede toplanan “düşünmeyecek denli doğuştan terbiyeli ve sesini çıkarmayacak denli sonradan eğitimli” halkın başında, bu şölenin baş failleri kral ve papa da yerlerini almışlardı. Jacques de Molay, kendini ve arkadaşlarını saran alevler arasından var gücüyle onlara şöyle seslendi: “Seni ey Clemens, 40 gün içinde ve seni Philippe, bir yıl içinde hepimizin hakimi bulunan yüce mahkemeye çağırıyorum. Allah’ın adaletini orada göreceksiniz, sahtekarlar. Papa Clemens ve Kral Philippe, cinayetlerinin hesabını vermek üzere, mazlumun belirlediği sürede öldüler. Peki, onların ölümleriyle acaba, Jacques de Molay ve 28 arkadaşının haksız yere diri diri yakılmaları olayının adaleti mi yerine getirilmişti? Hayır... “karşılıksız mı" mı kalacaktı?” Bu sorunun yanıtı da “Hayır”dır... Martin Luther, Avrupa'nın yarısını vicdan ve insan hakları adına Papalığa karşı ayaklandırdığı gün, yüzyıllarca karanlıklarda tutulan insanlığın ve ayrıca temiz yürekli Hristiyanların da intikamını alıyordu. Kralın tahtını ve tacını, baskıcı ve keyfi yönetimin simgeleri olarak ilan eden Fransız Kurucular Meclisi de, “insanlık ve Yurttaşlık Hakları Beyannamesi”ni kabul ettiği gün, Kral Philippe'den insanlığın intikamını almış oluyordu. Tarihin, hiç bir zulmü, hiç bir haksızlığı, hiç bir baskıcı ve keyfi yönetimi sinesinde barındırdığı ve çevrede adalet bulunmamasına karşın, karşılıksız bıraktığı, hiç bir ülkede ve hiç bir dönemde görülmemiştir, çünkü...”

FOTOĞRAF: Mete Akyol
Adaletin yerine gelmesini beklerken Mehmet Haberal’ın ölümden döndürdüğü Bütün Dünya Dergisi 10 yaşına basmış ama “Mutsuz Bir Doğum Yıldönümü” ve... “umutlu bekleyiş” vardı: “Bu Da Geçer Ya Hu!” diyordu. Süleyman Demirel’in sözlerinin altını çizdi Akyol: “Ay Tutulur, Güneş Tutulur, Yıldızlar Tutulamaz!” Can dostu Haberal’ın hapishanede çürütüleceğini yürekleri yağbağlarcasına dillendirenlere her yerde yanıt verdi.
“Hiç aklımdan çıkmıyor ki Lavoisier” derken de can dostu Haberal gibi ülkenin yüz akı biliminsanının değerinin bilinmesini ona sahip çıkılmasını istiyordu: “Kendine özgü bir özelliği de, doğru olduğuna inandıklarını, çevresindekilerle paylaşmasıydı. Bu özelliği ona da, insanlığa da çok pahalıya mal oldu. Kimya bilimini reddeden bağnazları gösterip “Bu kelleler hiçbir şeye yaramaz” dediği için tutuklandı. O gün sözüm ona yargılandı ve aynı gün giyotinle ölüme mahkum edildi. Lavoisier, kafası kesilmek üzere giyotine götürülmeden önce matematikçi arkadaşı Lagrange'i çağırdı ve onla özel bir görüşme yaptı. Arkadaşına bir sır olarak söylediği sözler şunlardı: “Kafam sepete düştüğünde gözlerime bak” dedi. “Gözümü iki kez kırparsam, insanın beyni, kafası kesildikten sonra da bir süre çalışmaya, düşünmeye devam ediyor demektir…” Lavoisier'nin kafası kesildi, sepete düştü ve gülerek gözünü iki kez kırptı. Bu olaydan sonra matematikçi Lagrange önce, onun hakkındaki şu son ve değişmez yargısını açıkladı: “Lavoisier'nin bu son saniyedeki onurlu duruşu ve bilimsel arayışı, bilimselliğin ve uygarlığın yüzyıllar boyu sürecek meşalesidir” dedi. Sonra da onun, insanlığa yapacağı daha birçok hizmetlerini engelleyenler için yargısını ve öngörüsünü bildirdi: “Ama onun, insanlığa yapacağı daha birçok hizmetlerini engelleyen bağnaz kafalar ise, içinde bulundukları karanlıklardan kendilerini hiçbir zaman kurtaramayacak ve insanlığa kötü bir örnek olarak kalacaklardır…”
Bir şeyleri anlatmanın değil karşısındakilerin anlamasının önemli olduğunun çok iyi farkındaydı, Akyol. İlkesi “yediden yetmişe herkesin anlayabileceği bir dilde ve biçimde dile getirmekti.” Oturup Atatürk’e özlemini duyduğu Türk genci Haberal’ı ve başarısını anlatan bir mektup yazdı, can dostu Haberal’ın “Onurla Yaşamak” adlı yazısını gündeme taşıdı: “Onur kavramı, onsuz bir yaşam olamayacağını düşünenlerle, onu önemsemeyenler arasında çekilmiş bir sınır gibi duruyor. Onurun, insan yaşamındaki etkin gücü, bireyin onuru benliğinin değerlerinden biri olarak görmesiyle başlar. Bu bilinç, düşünce ve davranış bütünlüğüne, ilkeli bir yaşama yöneltir bireyi. Bu yaşam anlayışı onurla çelişen her davranışı yadırgamamıza neden olur. Onuru için gerektiğinde özveriye hazır demektir birey; başkaları da ondan bu davranışı bekler. Özsaygısı olmayan bireyin, toplumun ya da ulusun varlığını özgün bir biçimde yaşaması beklenemez. Bu durumda, başkasından saygı görmeyi umması, en azından tutarsızlıktır ve zaten saygı görmez. Belirli toplumsal değerler bütünü içinde birey, kendisini o değer anlayışı içinde saygın biçimde ortaya koyarsa, umduğu saygıyı görür ya da en azından saygı beklemeye hak kazanır. Bireyler ve uluslar, onur bilincini, hem bugünün yaşamından hem de tarihlerinden çıkarırlar. Özsaygısı olmayan bireyin düşünce ve davranış karmaşası gibi, kendine saygı duymayan uluslar da, ne birlik bütünlük kurabilirler ne de saygı görürler. Ülkemiz, onurla ilgili ağır tecrübeler yaşamış bir tarih üzerine kuruludur; güçlü dönemlerinde ve güçsüzken yaşadıkları ibret vericidir.”
Onurlu olma yazısından sonra bu kez Yassıada mahkemeleri aklına geldi Akyol’un. Can dostu Haberal’ın başına gelenlere daha geniş bir ufuktan baktı: “Menderes başını arkaya çeviriyor, kendilerine temsil yetkisi verdikleri halkın güvenini de, başkanlarına vefa borçlarını da yüzlerine, gözlerine bulaştıran eski dava arkadaşlarına, acı bir tebessümle bakıyordu. Kim bilir, Brutus olmanın bu denli kolay olduğu bir ortamda, belki de Sezar olmanın dayanılması güç ağırlığı altında eziliyordu. Menderes’in o anda ne düşündüğünü bilemiyorum ama benim aklıma okuduğum bir kitaptaki soru takılıp duruyordu: “İsa’yı kim öldürdü?.. Düşsel mahkemede de yargıç, karşısındaki sanıkları dinliyordu. İsa Peygamber’in çakıldığı çarmıhı yapan marangoz, demirci ustası, kendisine getirilen iki kalastan bir çarmıh yapan usta... ortada, gözler önünde çarmıha gerilen, gözler önünde çarmıha çivilenen ve gözler önünde ölen, öldürülen İsa vardı ama... Kimse onu, kimin öldürdüğünü bilmiyordu. Karşımdaki duruşma salonunda da durum pek farklı değildi. Ortada bürokratlarından milletvekillerine, bakanlarından başbakanına değin bir iktidar, tüm kadrosuyla gözler önünde, sanık olarak yargılanıyordu ama... Kimse de bu kadronun bu noktaya getirilmesinin suçunu ve sorumluluğunu üstlenmek istemiyordu.”
Kuşak farkı değil düşünce farkını her fırsatta vurgulayan Akyol, can dostu Haberal ve onun gibiler için adalet istiyordu. Gördüğü bir afiş onu çok düşündürdü: “Avrupa’nın en büyük Adalet Sarayı”nın nerede, ne zaman ve galiba niçin açılacağını da öğrenemedik... Aklımızda yalnızca “Çok yakında” sözü kaldı.” Milletvekili seçilmesine karşın özgürlüğüne kavuşmasına izin verilmeyen Haberal’ın can dostundan bir isteği oldu Akyol’dan: “Dostluk” ve “ağabey-kardeş” ilişkimize geçen hafta yepyeni bir boyut ekledi, yaşantıma ise yepyeni bir heyecan getirdi: “Basın danışmanlığımı ve basın sözcülüğümü senin yapmanı istiyorum” dedi. Sonra da bu isteğinin hemen ardından, şu kararını bildirdi: “Bu dakikadan itibaren basın danışmanım ve basın sözcüm sensin” dedi. O, yapacağım görevin adını bildirdi, ben ise süresini bildirdim: “Ölünceye kadar...” 77 yaşıma girmeme bir ay kala “başım gözüm üstüne” kabullendiğim bu yepyeni görevimi nasıl yapacağımı da, size bildireyim: “Her anında onurla ve hiçbir anında yorulmadan...”
Öyle de yaptı, Akyol. Hem de son nefesini verene kadar.
Shakespeare'in “Gece hırsızın, ışık hakikatin dostudur” sözünden yola çıkarak can dostunu anlattı: “Bir numaralı Atatürkçü diye... Uluslararası üne kavuşmuş koskoca bir üniversite… Yurdun çeşitli yörelerinde on bir hastane… Urfa'dan Yalova'ya yurdun dört köşesinde diyaliz merkezleri kurdu diye yakaladıkları… Çağdaş düşünceli, katıksız Atatürk genci binlerce öğrenci yetiştirdi diye... Türkiye’de ilk kez kendisinin başlattığı ve kendi elleriyle yaptığı böbrek ve karaciğer nakli ameliyatlarıyla binlerce hastasını ölümün uçurumundan çekip, yaşama döndürdü diye… Türkiye’deki tıp bilim adamlarının önemli bir bölümünün, Avrupa’yı da atlayarak, Amerika'daki meslektaşlarıyla aynı bilgi ve yetenek düzeyine kavuşmasına büyük katkı sağladı diye tutukladıkları Prof. Dr. Mehmet Haberal... ister inanın, ister inanmayın, kendisini kapattıklarını sananların sandıkları gibi dört duvar arasındaki altı adımlık hücresinde elleri kolları bağlı, beyni yüreği tutuklu bir tutsak olmadı da, olmayacak da… Haberal'ın, dört yıldır, dört duvar arasının koşullarında bile tutsak alınamadığını ve bundan böyle de tutsak alınamayacağını güneyden kuzeye, doğudan batıya tüm ülkemize bildiriyorum. Onu, yarım yüzyıla yakın bir süredir tanımamın bilgisi, yargısı ve yetkisiyle söylüyorum: Benim bildiğim, benim tanıdığım, benim güvendiğim Haberal, “milleti için, ülkesi için, insanlık için” durmaksızın çalışmasını ve eserler üretmesini, nerede ve hangi koşullarda olursa olsun, tüm engellere ve tüm engelleyicilere karşın, hem de ömür boyu sürdürecektir.
Belgem de var: [Bütün Dünya dergisinin] Kapağımıza bakın! Bu da benim mütalaam…”
“Bir Ucu Yassıada Bir Ucu Silivri” diye yazarken Nizamettin Nazif Tepedelenli gibi onurlu gazetecileri anan ve bayrağı son nefesine kadar taşıyan, Akyol: “Onun, “Bir gazeteci anlatmak istediğini anlatabilmek olanağı bulamadığı zor dönemlerde, anlatmak istediğini anlatamadığını anlatarak da anlatmış olur” sözünü hiç unutmadım, yeri ve sırası geldiğinde de hep “uyguladım.” Benim kükreyerek anlatamadığım bu sözleri Prof. Haberal, en nazik sözcüklerle ve en yumuşak bir ses tonuyla, bir tümcede anlatıverdi: “Ben burada savunma yapmak için bulunmuyorum” dedi, savunmayı bıraktı, savcının asılsız ve dayanaksız suçlamalarına yanıt verdi.”
Cezaevinden çıkan Haberal değil Akyol ta kendisiydi: “Onların özgürlüklerine kavuştuğunu gören derin üzüntüler ve kara kara düşünceler, kendilerini benim kovmamı beklemediler, yıllardır işgal altında tuttukları yüreğimdeki ve beynimdeki cephelerinden bir anda çıktılar, geldikleri gibi gittiler. Onlar gittikten sonra yaptığım ilk işim, (Haberal tutuklandığı günden beri kesmediği sakallı) fotoğrafımın işine son vermek oldu.”
Özgürlüğüne kavuşan can dostuna elini ve armağanını uzattı Akyol: “105 yıllık bir aile mirasımızı” cezaevinden çıktığı gün aile dostumuz Prof. Mehmet Haberal’a, ailemizin armağanı olarak benim vermem gerekiyordu. Armağanımız, dış görünümüyle bir çift para kesesiydi... iki kesenin de, önünde ve arkasındaki tüm köşelerinde, eski harflerle işlenmiş birer sözcük vardı. Bu dört sözcüğün her biri, bir insanın, bir toplumun ve bir ulusun en doğal ve en insansal haklarını dile getiriyordu. Bu sözcüklerden biri, yüzyıllardır seslendirilemeyen “Hürriyet” sözcüğü idi ve Türk toplumunda özgürlük kavramına yüzyıllarca duyulan özlemin sancısını dile getiriyordu. “Adalet”, “Kardeşlik” ve “Eşitlik” sözcükleri ise, keselerin işlendikleri köşelerinde, yine yüzlerce yıllık sabırları ve umutlarıyla, insanların yaşamlarında hakkettikleri yerlerini alacakları günü bekliyorlardı. Abdülhamid’in uzun yıllar süren “Baskı Dönemi’nden sonra 24 Temmuz 1908 tarihinde Meşrutiyet’in ilanıyla “Hürriyet”e kavuşan Osmanlılar, bu coşku ve mutluluklarını, Twitter, Facebook ya da e-posta ve cep telefonu mesajlarıyla değil, üzerlerine kendi elleriyle işledikleri para keselerini birbirlerine göstererek paylaşıyorlardı. Günümüzde hemen her kişinin cebinde bir telefon bulunması örneği, o dönemde de doğal olarak, hemen her kişi cebinde bir para kesesi taşıyordu.”
Aklından ve yüreğinden çıkarmadığı Haberal’ı anlattı: “Can dostum” tanımlı karşılıklı sevgimizin oluşturduğu bilgim ve yetkimle açıklıyorum bu yargımı ve... Aşağıdaki satırlarımı da aynı bilirkişi donanımımla yazmaya hazırlanıyorum: Prof. Mehmet Haberal, varlığının ayırdına vardığı çocukluğunun ilk günlerinden buyana kendini sürekli olarak, bir borç denizinde, “boğazına kadar borç” içinde bulmuştur ve tüm yaşamını, bu borçlarını ödeyebilmek için bir çalışma alanı olarak kullanmıştır. Yaşamda onun ilk borçlandığı kişi, ilkokulu olmayan köyünde evinin iki odasını, iki derslikli bir okula dönüştüren teyzesidir. Okuma yazma öğrenebileceği bir okula kavuşmasını sağlayan teyzesine teşekkür borcunu, iki yıl sonra kolları yapı taşı kaldıracak güce eriştiğinde, beş derslikli köy ilkokulunun yapımına temel ve duvar taşları taşıyarak ödemişti. Geçim derdi nedeniyle babası Zonguldak’a gidince, köydeki iki yılını, babasının babasını baba yerine koyarak geçirmek zorunda kalmış, yaşamının bu ilk döneminde, adımlarının ilk birkaçını onun deneyimleri ve öğütleriyle atmasının teşekkür borcunu, ilerideki yıllarda sık sık “Büyükbabam derdi ki...” diye başlayarak anımsadığı o öğütler doğrultusundan sapmamaya özen göstererek ödemeye çalışmıştı. Körpe beynini Zonguldak Çelikel Lisesi’nde çağdaş bilimsel bilgilerle zenginleştiren öğretmenlerine, her özel ve her güzel günlerinde ellerini öperek, her zor günlerinde ellerinden tutarak ödediği teşekkür borcunu şimdi, Allah daha çok ömür versin, yalnızca Canpolat Pamay’a ödeyebiliyor. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki altı öğrencilik yılı boyunca kaldığı Vehbi Koç Öğrenci Yurdu’ndaki odasında, içinden sıcak su akan bir musluğu ilk kez görmesinin her zaman anımsadığı heyecanını ve hiçbir zaman unutamadığı teşekkür borcunu, yıllar sonra bir Şubat günü Ankara’dan gelerek merhum Vehbi Koç’un cenazesine “on binlerden biri” kimliksizliğiyle katılmakla ve merhumun kabrine iki kürek toprak atmakla ödediğinin, göz ve gönül ve beyin tanığı yalnızca Ben’imdir. Dünya’da ilk karaciğer naklini yapan Prof. Thomas S. Starzl’ın kendisini Denver’de uzmanlık öğrenciliğine kabul ederek, bilgi ve deneyimini cömertçe paylaşmasının teşekkür borcunu ona, temel çukurlarını tırnaklarıyla kazdığı üniversitesinde, ülkesinin Cumhurbaşkanı’yla birlikte onursal öğretim üyesi cübbesi giydirerek ödemişti. Kimi üniversitelerin kendilerine özgü irili ufaklı bürokratik engellerini aşmakla uğraştığı günlerde Hacettepe Üniversitesi Rektörü̈ Prof. Dr. merhum İhsan Doğramacı’nın tüm engelleri ortadan kaldırıp, Türkiye’deki ilk organ naklini yapacak denli kendisine güvenmesinin teşekkürünü̈ ise, onu yalnızca kurduğu üniversitenin isim babası yaparak değil, o üniversitenin en çok kullanılan salonuna onun ismini vererek de taksit taksit ödemeyi sürdürmüştü.
İki can dostu da “borçlu”ydu çoğu kişinin alacaklı olmaya çalıştığı dünyada: “Prof. Haberal’ın yaşamında, kesinlikle ödemesi gereken, fakat vadesi hiçbir zaman dolmayacak olan en büyük borcu, onun, her konuşmasında dinleyicilerine ezberletircesine yinelediği “Mustafa Kemal Atatürk’e, silah arkadaşlarına, şehitlerimiz ve gazilerimize olan borcu”dur. Viyana Belediyesi’nin tarihsel bir anıt değerindeki binasının duvarını süsleyen dev Atatürk fotoğrafı önünde Onur Ödülü alırken de bu borcunun bir taksitini ödediğini söylüyordu... Kurduğu Başkent Üniversitesi’nin ülke çapındaki tam donanımlı 10 hastanesini ve 15 diyaliz merkezini kurarken de... Hep, hep, hep, “Mustafa Kemal Atatürk’e, silah arkadaşlarına, şehitlerimize ve gazilerimize olan ve vadesi hiçbir zaman dolmayacak borcu”nun birer taksitini ödüyordu.(…) biz de, Türk Ulusu’nun bir bireyi kimliğimizle ve Türk Ulusu adına, Prof. Dr. Mehmet Haberal’a teşekkür borcumuzu ödemek isteriz. Sağ olun, var olun Sayın ve Sevgili Haberal. Siz iyi ki varsınız ve iyi ki ülkemizin bir yurttaşısınız...”
İstanbul’dan Ankara’ya can dostunun yanına gidecekti. Çok sevdiği Garcia’ya Mektup yazısındaki gibi bir durumdaydı. Gazeteci doğan ve gazetecilik yaparken yaşama gözlerini yuman Mete Akyol’u can dostu Mehmet Haberal incitemeyeceği biçimde uzattı kara toprağa. Lavoisier olayı yaşanıyor gibiydi. Rüzgâr Mete Akyol’un İngilizcesi ve Türkçesini ezbere söyleyip durduğu can dostluğu hiçbir şeyin bozmayacağını anlatan Shakespeare’in 66. Sone’sini fısıldıyordu: “Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,/ Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez./ Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,/ Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,/ Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,/ O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,/ Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,/ Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,/ Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,/ Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,/ Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,/ Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e/ Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,/ Seni yalnız komak var, o koyuyor adama. (Türkçe söyleyen Can Yücel)”




