Yaşar Öztürk

Yaşar Öztürk

BİR SOLUKTA EVREN


Son yıllarda bir şecere, soy ağacı bir de genetik harita çıkarma moda oldu. Osmanlının son döneminde ve Cumhuriyet’in ilk ilk yıllarında buldukları Osmanlı Paşası fotoğraf ya da tabloları ile soylulaşma sevdası dışında asker olmadıkları halde parayla satın aldıkları paşalıkla yerel saltanat sürme uğraşısında olanlar vardı. Bu kimi zaman sokağa, ekrana da yansıyan bir durum. Trafik, polis, jandarma durdurduğunda ya da bir açmazda ağızlardan şu sözler dökülüverir: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”

 

Sahi biz kimiz?  Ian Crofton, Jeremy Black’ın “Bir Solukta Evren ve Dünya Tarihi” adlı kitaplarında “yok aslında birbirimizden farkımız, hepimiz görünen görünmeyen evren soylu varlıklarız ya da hiçlikleriz” demeden “Şimdi bulunduğumuz yere nasıl geldik? İnsanlık tarihi geçmişe doğru uzayıp gider. İçinde gelişeceği fiziksel bir ortam olmasaydı, insanlık tarihi diye bir şey olmazdı.  Dolaysıyla kendimizi, gerçekten anlamak için evrenin nasıl meydana geldiğini, yıldız ve gezegenlerin nasıl oluştuğunu, gezegenimizin neden yaşamın ortaya çıkmasına elverişli koşullara sahip olduğunu anlamalıyız. Bunun yanı sıra canlıların nasıl yaşadığını, evrim geçirdiğini ve sonuçta bizim nasıl ortaya çıktığımızı da anlamamız gerekir.”

 

 

13.8 milyar yıl önce başlamış her şey. Büyük patlama ve evrenin oluşumunu izleyen 9.2 milyar yılın ardından içinde Dünyanın da olduğu Güneş sistemi belirmiş. Bu arada Dünya ile bir gezegenin çarpışmasından Ay doğuyor. Okyanuslar ardından en eski kayalar ve DNA gibi kendin kopyalayan moleküller. 3.7 milyar yıl önce organik moleküllerle beslenen bakteri benzeri organizmalar sahneye çıkıyor ama oksijenin birikmesi için 1 milyar yıl geçiyor. İnsan ister istemez kendi yaşamına dayalı zaman kavramıyla bunlara bakınca inanılmaz büyük sayılar gibi geliyor ama sayfalar ilerlerken insan kendini bir matruşkanın içinde hissediyor. 

 

Bilinçlendikçe Evren’de kendini yalnız, bir başına, kimi zaman çaresiz gören insanoğlu kulakları radyo cızırtılarında,  hani bilgisayar, akıllı cep telefonu ekranlarında kıpırdamalar olduğunda, “birileri alanımıza giriyor kuşkusu kaplıyor” ya insanlık korkuyla karışık merak duygusuyla uzaydan gelen sesleri dinliyor.

 

Kitap ders kitabı havasında ve bittiğinde sınav olunacak duygusu uyandırmadığından bir öykü hatta büyüklere masallar gibi hayret, korku, endişe, umut kanatlarıyla okuyucuyu sürüklüyor. Daha ileri de ne var diye.

 

Evreni, Güneşi zıplayarak geçtikten sonra “bir soğan gibi katmanlardan oluşan” dünyaya gelince Ian Crofton, Jeremy Black şaşırtıcı bilgileri sıralıyorlar: “insanlar Ay’a gitmiş olsa da, hiç kimse yeryüzünde en derin maddenin derinliği olan 4 km’den daha aşağıya inmemiştir... Tıpkı atmosferdeki gazların devamlı hareket halinde olması gibi, yer kabuğunu oluşturan kayalık levhalar da aynı şekilde hareket halindedirler ” İnsanlardan çok çok önce karaların birbirinden ayrılmış. 225 ya da 135 milyon önce ne kadar da yakınmış kıtalar birbirlerine.

 

Yaşam Nedir? Sorusuna farklı bir tanım getiriyor Ian Crofton, Jeremy Black: “Bütün canlılar uyaranlara tepki verir, beslenir, büyür, ürer, kendilerini onarır ve ölür. Bu özelliklerin bazıları cansız varlıklarda da görülür. Örneğin kristaller suda çözünen tuzlarla ”beslenir” ve böylece büyür, robotlar da uyaranlara tepki verebilir. O halde canlı varlıkları cansız varlıklardan ayıran nedir? Bunun cevabı hücre yani bizim bildiğimiz en temel yaşam birimidir.”

 

Akıl almaz büyüklüğüyle Evren ilerleyen sayfalarda yerini gözle görülmeyen başka küçük evrene hücreye bırakıyor. Zengin kimyasal çorbalar olan okyanuslardan doğan yaşamın 600 milyon yıl öncesine dayanan tarihini özetliyor. En karmaşık mekanizmalar arasında saydıkları hücreleri ele alırken Ian Crofton, Jeremy Black Hücredeki 4 temel kimyasal gruba,  Nükleik asitler (DNA gibi kendini kopyalan ilk moleküller ve RNA), (aminoasitlerden oluşan basit yapıtaşı olan) (Enzimler) Proteinler, (yapıtaşı ya da enerji depolayan) Karbonhidratlar, ve (hücre zarının temel bileşenleri olan) lipitleri okurla tanıştırıyor.  Bir insanın bedeninde 37 trilyon hücre...

 

Canlıları ölümlü biliyoruz ama kitap bize ölümsüzlüğü de anımsatıyor: “Canlı organizmaların belirleyici özelliklerinden biri de üreme yetileridir. Canlı, cansız bütün varlıklar yıpranıp yok olma eğilimindedir, dolaysıyla üreme yaşamın kendini sürdürebilmesinin yoludur. Ölümsüzlüğe en çok yaklaştığımız eylem budur... Balık gibi pek çok canlı büyük miktarda yumurta bırakır fakat ondan sonra çocukların bakımıyla ilgilenmez, maymunlar, insanlar yetişkinliğe adım atana dek bakıma ihtiyaç duyan çocuklarıyla uzun yıllar ilgilenir...”

 

Darwin’in “bütün asil nitelikleriyle insan... vücudunda hala aşağı kökeninin silinmez mührünü taşır” sözlerini anımsatan Ian Crofton, Jeremy Black, bugün Ay’a gidebilen insanın 4 milyon yıl önce iki ayak üstünde yürümeye başladığını, HomoSapiens’in 200.000 yıl önce Afrika’da ortaya çıkışını dilin gelişmesinin 150.000, ölü gömmenin 100.000 yıl süs eşyalarını kullanmasının 75.000 , Avrupa’ya varmasının 45.000 yıl öncesine uzandığını anlatırken yok olan Neandertallerin modern insanda genetik olarak soyunu sürdürdüğünü söylüyorlar.

 

Evren konusunda Hawking, biyolojik evren konusunda Dawkins’ın katkılarını da sunuyorlar Ian Crofton, Jeremy Black. Dawkins’in bir genin kültürel karşılığı olarak adlandırdığı “mim”ler şu sıralar çok popüler.  200.000 yıl önce Afrika’dan yola çıkan insanoğlu en son 750 yıl önce coğrafi keşifler sırasında ulaşmadık yer bırakmamış oldu. Yani dünyanın her yanına ayak bastı. Leşçilikten avcılığa geçiş  işbirliği ve öldürmeyi de insanın hayatının bir parçası yapıyor. İyi bir hizmetkar fakat kötü bir efendi olan “Ateş” ile tanışma,  avcı-toplayıcılığa geçiş  çevreyi, doğayı değiştirme girişimleri, akrabalık, dil, din, sanat, mağaralardan kentlere geçiş, giysi, çanak çömlek, hayvanları evcilleştirmek ve tekerlek, taştan tunça, tuçtan demire ve insan uygarlıklarının doğuşu, yayılışı, yok oluşları... bütün bunlar bir masal gibi geliyor elinde aklı cep telefonunda olan insanoğluna.

 

Milyar, milyon, yüzbin, bin derken yıllara sığan süreçlere geçen kitap  bir zamanlar uzun ama ağır akan evrenin hikayesinden kısa ama hızlanan dönemine geçiyor. Bu insanın kendi eliyle yaptığı ve yazdığı bir süreç. Sümer’den küreselleşmeye uzanan yıllar.

 

Nereden nereye geldik diyerek nokta koymuyor, Ian Crofton, Jeremy Black. Şu an neredeyiz? Sorusunu sorup güne gündeme değiniyorlar. Ian Crofton, Jeremy Black “Türkiye’de 1922-23 yıllarında cereyan eden savaşın sebep olduğu insani krizin çözümüne yardımcı oldu” dedikleri Milletler Cemiyeti girişimiyle başlayan yeni dönemi de anlatıyorlar. Uluslararasıcılık, küreselleşme ve ulus devletin geleceği tartışıldıktan sonra bu kez geleceğe kanat çırpış başlıyor. 1500 yıl önce toplam 425 milyon iken bugün 8 milyarı aşan insan nüfusu, göç, mülteciler, çevre sorunları, insanlığın geleceği... Walter Mosley’in “Gelecekle ilgili bildiğim tek şey şu : biz onu yapıyoruz” sözleriyle özetliyorlar insanlığın geleceğini. Evrenin geleceğine ilişkin ise 5 milyar yıl sonra “kırmızı dev”e dönüşecek olan güneşin dünya dahil çevresindeki her şeyi yutup gitmesinden önce ne yapılması gerektiğini düşünmeye çağırı yapıyor kitap. “Ne oldum değil ne olacağım” sözünü boşuna dememiş atalar.   

 

Ilgın Yıldız’ın akıcı ve duru çevirisiyle evrende ve dünyada yolunu kaybeden insanlığa bir kutup yıldızı gibi pusula olan “Bir solukta evren ve dünya tarihi” okuyanın soluğunu kesiyor. Bir boy aynası gerçekleri bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.



ARŞİV YAZILAR