Serkan  Uzunadam

Nefs ve Nefes: Yunus ‘tan Mısri’ye Görünmez Yol


İnsan iç sesini içinde saklar çoğu zaman… Kendi kendimize konuşmayı, içsel sukutu sağlamayı tasavvuf erbabı en yüksek mertebe görür… Çünkü sufilere göre, insan kendi iç sesiyle çok fazla meşgul olduğunda, evrenin ve yaratıcının o sessiz ama derin melodisini (Nefes-i Rahmânî'yi) duyamaz. Aklımda kelime kökenleri benzeşik olan ve kendi aralarında sürekli bir halde düello eden iki kavramı/kelimeyi detaylandırmak niyetiyle karşınızdayım: Nefs ve Nefes.

 

Arapça etimolojide aynı kökten beslenen bu iki kavram, insanın iki farklı varoluş kutbudur. Nefs; insanı mülkiyete, egoya, iktidar hırsına ve toprağın o karanlık yerçekimine mahkûm eden hamlıktır. Nefes ise; o hamlığı kelamla, sazla, şiirle ve yüksek bir ahlakla göğe uçuran, insanı evrensel birliğe taşıyan ilahi çığlıktır. Anadolu’nun ruh mimarları, dünyayı tahakküm altına almaya çalışan kurumsal öfkelere karşı, her zaman insanı dirilten "nefes" sazını kuşanmışlardır.

 

Buğdayın Geçiciliği; Nefesin Ölümsüz Çığlığı

Bu düellonun Anadolu coğrafyasındaki en kurucu sahnesi, birçoğumuzun bildiği; genç bir köylü olarak Yunus’un, Hacı Bektaş Dergâhının kapısına vardığı o andır. Heybesinde dağdan topladığı yaban alıçları vardır; karnı açtır, köyü kıtlıktadır ve tek derdi nefsini, yani karnını doyuracak buğdaya ulaşmaktır.

Hacı Bektaş, Yunus’un heybesindeki alıçlara bakar ve onun ruhundaki o cevheri görerek sorar: "Buğday mı istersin, yoksa her alıca karşılık bir nefes mi?"

Yunus, o an birçoğumuzun da düştüğü o tuzağa düşer. Maddenin, somut olanın, hayatta kalma dürtüsünün yani nefsinin sesini dinler: "Nefes karnımı doyurmaz, bana buğday gerek" der. Heybesini buğdayla doldurup yola çıkar. Fakat yol uzundur ve yolculuk insanı uyandırır. Dağları aşarken zihninde bir şimşek çakar: Buğday biter, tüketilir, çürür; pirin sunduğu nefes ise ölümsüz bir varoluştur. Yunus geri döner, buğdayı bırakır ve o nefesten nasiplenmek için Taptuk Emre’nin kapısında kırk yıl odun taşır. Nefsin o ham, mülkiyet dolu iç sesini susturduğunda, Türk dilinin ve İslam irfanının en büyük "nefesi" haline gelecektir.

Yunus, o büyük dönüşümü bizzat kendi nefesiyle şöyle iletir:

"Miskin Yunus eksikliğin bilmiş itaat eylemiş,

 Erenlerin menziline nefsi ölenler yetmiş."

Anlatılanlara göre Yunus, otuz yıl boyunca dergâha tek bir eğri odun bile taşımamış, "Bu kapıdan içeri odunun bile eğrisi giremez" diyerek nefsini dilin ve ahlakın en düzgün çizgisine getirmiştir. Bugünün modern dünyası ise Yunus’un o ilk ham hali gibi tamamen "buğday" peşinde koşan, maddeyi yığdıkça ruhunu kurutan devasa bir nefshanesidir.

“"Yunus bir doğan idi kondu Taptuk koluna,

Avın avlayıp geldi bu yuva kuşu oldu.

Vardığımız illere, şol safâ gönüllere,

Halka Taptuk ma'nîsin saçtık elhamdülillâh.

Yirmi dokuz heceyi okuduk hece hece,

 Taptuk'un tapısında kul olduk kapısında,

 Yunus miskin çiğ idi, piştik elhamdülillâh."

 

Sarayın Gücüne Karşı Sürgün Nefesi: Niyazi-i Mısrî

Yunus Emre, o nefesi dağda, kırda, duru Türkçe şiirlerinde sakince üflerken; ondan asırlar sonra gelen Niyazi-i Mısrî, o nefesi gücün merkezine karşı bir başkaldırı olarak kullanır.

Mısrî, nefsini ilahlaştıran padişahların, sadrazamların ve dini saltanat aracına çeviren ulemanın karşısına dikilen o dik duruşlu sestir. O, dinin saray elitleri eliyle halkı ezen, şekilci ve menfaatçi bir "nefs" aracına dönüştürülmesine isyan etmiştir. Sarayın sunduğu tüm makamları, altınları ve konforu, yani dünyanın buğdayını elinin tersiyle itmiş; "Halk ezilirken, ulema sarayda ziyafet çekemez" diyerek meydan okumuştur.

Menkıbeye göre Mısrî, Bursa’da kürsüye çıkıp dönemin muktedirlerinin adaletsizliklerini yüzlerine öyle sarsıcı vurmuştur ki, ulema onu susturmak için ferman çıkarmaya çalışmıştır. Ancak halkın ona olan sevgisi o kadar büyüktür ki, devlet çareyi onu zincire vurup Limni (Limnos )Adası'na sürgün etmekte bulmuştur.

Limnos’ta parmaklarına prangalar vurulmuş, hücrelere atılmıştır. Ama ne ilginçtir ki, onu zindana atanların, o muazzam Osmanlı paşalarının ve padişahlarının adları bugün okunmazken/bilinmezken; Mısrî’nin o zindanda prangalar altındayken saçtığı nefesler, bugün hâlâ bizlerin dilinde, kalbinde ve bilincinde yaşamaya devam etmektedir.

O, zindandan dünyaya nefsin esaretini ve nefesin özgürlüğünü şu deyişle haykırıyordu:

"Derman arardım derdime derdim bana derman imiş,

Bürhan* sorardım aslıma aslım bana bürhan imiş.

Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu,

Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş."

İşte Anadolu’muzun asıl haritası budur. Bir tarafta ordularıyla, kılıçlarıyla, vergileriyle ve bitmek bilmeyen güç arzularıyla toprağa hükmetmeye çalışan "nefs sahipleri" vardır; diğer tarafta ise Yunus gibi alıcı bırakan, Mısrî gibi prangaları şiire, tefekküre dönüştüren "nefes sahipleri".

Tarihsel güç odaklarının kurduğu bütün dikey yapılar zamanın aşındırıcılığı karşısında eriyip giderken, ruhun ve dilin yatay ortaklığından doğan o saf ses, kendi ölümsüzlüğünü ilan eder. Buğdaylar çürür, dünya malı yıkılır; ama insanın insana bıraktığı o en saf, en duru "Nefes" yüzyılları aşarak bugüne ulaşır. Ve bugün biz, hâlâ o nefes sayesinde bu topraklarda kendimize "insan" diyebiliyoruz.

 

 

*Bürhan (Burhan), Arapça kökenli bir kelime olup tasavvufta, felsefede ve mantıkta "hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede kesin, parlak ve apaçık delil" anlamına gelmektedir.

 



ARŞİV YAZILAR