Anadolu’dan Aborjinler’e Kadim Ruhlarımız…
Coğrafya kaderdir derler ya hani; peki ya ruhlarımız?
Şimdi şöyle bir şey düşünelim; Binlerce kilometrelik mesafeleri, sınırları, asırları beynimizden silip atalım... Bir tarafta, Torosların ayazında kavalının nefesiyle dağları inleten bir Anadolu çobanı; diğer tarafta, Avustralya’nın kızıl çöllerinde, Uluru Kayası’nın gölgesinde didgeridoo üfleyen bir Aborjin yaşlısı… Biri kamıştan bir kaval sarsın rüzgara, diğeri termitlerin oyduğu bir ağaç dalını… Kulak verdiğinizde duyacağımız şey, iki farklı ses değil, yeryüzünün tek ve ortak çığlığı olan kalp seslerimiz... Çünkü insan aradan çekildiğinde, geriye sadece doğanın kendi bestesi kalır.
Yazıya böyle bir giriş yapmama sebep Ekim 2025 ‘de yaptığım Avustralya seyahatinde bir vapur iskelesinin hemen çıkışında , adını o zamanlar bilmediğim bir enstrüman olan didgeridoo ‘nun sesini duymamla başladı.(Resmini yazıya iliştiriyorum) İlk bakışta birbirine dünyalar kadar uzak görünen Anadolu’nun kadim irfan sahibi halkı ile Avustralya’nın yerli halkı Aborjinler ruhsal genetiklerinde sarsıcı bir akrabalık taşımışlar mıdır diye düşündüm doğrusu. Modern dünyanın haritalarla böldüğü, mülkiyetle hapsettiği yeryüzünü, onlar göğüslerindeki gizli bir pusulayla okurlar.
Bu pusulanın ilk ibresi, mülkiyetsizlik ve "Hiçlik" felsefesidir. Beyaz adam Avustralya’ya ayak bastığında toprağa çitler çevirirken, Aborjinler şaşkınlıkla izliyordu bu çılgınlığı. Çünkü onların inancında insan toprağa sahip olamazdı, toprak insana sahipti. Bir Aborjin için toprak, mülk değil "Anne"ydi. İşte tam bu noktada, dünyanın öbür ucundan Aşık Veysel’in sesi yükselmiştir Anadolu ovasından: "Benim sadık yarim kara topraktır." Tasavvufun "bir hırka, bir lokma" diyen Kalenderi felsefesi ile Aborjinlerin dünyaya yük olmadan yaşayan göçebeliği, aynı dikey çizgide buluşur. Malın da mülkün de geçici olduğu, insanın bu dünyada sadece bir "misafir" olduğu gerçeği, iki kültürün de ana sütüdür.
Daha da derine inelim isterseniz: Yolun ve zamanın ritmine… Aborjinlerin haritaları yoktur; onlar çölde yollarını atalarının binlerce yıldır söylediği "Şarkı Hatları" (Songlines) ile bulurlar. Her kaya, her nehir, her ağaç bir şarkının dizesidir. Şarkıyı doğru mırıldanırsanız, çölde asla kaybolmazsınız. Dönüp Anadolu’ya bakın; diyar diyar gezen âşıklar, abdallar, dervişler ne yapmıştır yüzyıllardır? Hikâyeleri, acıları, dağları ve nehirleri türkülerle birbirine bağlamamışlar mıdır? Bizim türkülerimiz de Asya’dan Akdeniz’e uzanan bu toprakların görünmez "Şarkı Hatları”dır aslında.
Üstelik bu yolculukta zaman, modern insanın sandığı gibi düz bir çizgi değildir. Aborjinler için "Düş Zamanı" (Dreamtime), geçmişte bitmiş bir masal değil, şu an yaşanan ve her şeyin aslına döneceği çembersel bir boyuttur. Anadolu irfanındaki "Devriye" inancı tam olarak budur. "Ezelden beri varız, her dona girip çıktık" diyen ozan, ölümün bir son olmadığını, topraktan gelenin toprağa devrederken sadece form değiştirdiğini bilir. Atalar ölmez; dağ olur, taş olur, ağaç olur. Bugün Anadolu’nun bir köyünde bir ulu ağaca bez bağlanıp "Ziyaret" deniyorsa, o ağaç kesilmiyorsa; bu, Aborjinlerin doğadaki her varlığın bir ruhu olduğuna inanan totemik saygısıyla aynı kökten beslenir.
Ancak bu bilgeliğe erişmek, kolay bir konfor alanı değildir; acıyla pişmeyi gerektirir. Bir Aborjin genci yetişkinliğe adım atarken vahşi doğaya tek başına salınır; aylarca doğada açlıkla, yalnızlıkla kalıp ruhsal olarak piştiği bu ritüele "Walkabout" denir. Anadolu’da dervişin girdiği kırk günlük "çile", bir aşığın rüyasında "bade içip" yollara düşmesi ya da Ahilikte bir ustanın fırınında kavrulmak… İsimler değişir ama kural değişmez: Kendi nefsiyle ve doğayla yüzleşmeyen, yalnızlığın çölünden geçmeyen insan, "kâmil" sıfatını kazanamaz.
Bugün modern dünya, yeryüzünü parselleyip tüketirken, nehirleri kurutup dağları oyarken büyük bir yanılgının içinde sürükleniyor. Anadolu’nun dervişi ile Avustralya’nın yerlisi, binlerce yıl öteden bugünün betonlaşan zihniyetine aynı şeyi fısıldıyor: Yeryüzü bizim kölemiz değil, yuvamızdır.
Biri bağlamanın teline vuruyor, diğeri kızıl toprağa çıplak ayakla basıyor. Ve insanlık, unuttuğu o ilk ve kutsal şarkıyı, hala bu iki kadim çocuğun dudaklarından duymaya muhtaç halde…



