Serkan  Uzunadam

Eski Ezberlerle Yeni Dünyayı Yakalamak


Dünya büyük bir gürültüyle kabuk değiştiriyor. Yapay zekanın, dijital ekosistemlerin ve yeni nesil ekonomik modellerin yön verdiği bu yeni çağda, başarı parametreleri kökten değişti. Ancak ne yazık ki geleneksel yapıların karar vericileri, hala 90’ların başarı formülleriyle, "biz eskiden böyle yapardık" ezberleriyle bugünü ve yarını yönetebileceklerini sanıyorlar. En büyük yanılgı da burada başlıyor: Geçmişin doğrularıyla, bugünün doğrusal olmayan hızını yakalamaya çalışmak…

Bugün dönüp yaşadığımız şehirlere, iş dünyamıza ve geleneksel kurumsal yapılarımıza baktığımızda; zamanı sadece takvim yapraklarının rutininden ibaret sandığımız ancak çağın sunduğu o büyük kırılma ve dönüşüm anını kaçıran bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Oysa zaman, hafızası olan ama acıması olmayan bir nehirdir. Siz eski ezberlerinize tutunup kıyıda beklerken, nehir çoktan yatağını değiştirmiş oluyor. Bugünün dünyasında hantallık, geleneksel olmakla değil; değişime karşı körleşmekle eşdeğerdir. Kendi iş yapış biçimini güncellememiş, küresel ölçekteki dijital ve vizyoner dönüşümü ıskalamış yapıların; kürsülerden büyük vizyon cümleleri kurması, bu hız çağında sadece birer figüran olmaktan öteye geçemiyor.

 

Kronos,Kairos ve Einstein

 

Mitoloji bize zamanı anlatırken onu iki farklı yüzle tasvir eder: Kronos ve Kairos. İlk olarak tanışmamız gereken, zamanın o tekinsiz ve acımasız efendisi Kronos’tur. Elinde tırpanıyla her şeyi biçen, doğan her günü bir sonrakine kurban eden, saatlerin o tık tık işleyen mekanik ve niceliksel yüzüdür o. Mitolojide tahtını kaybetme korkusuyla kendi çocuklarını canlı canlı yutan karanlık bir figürdür; çünkü onun zamanında statüko her şeyden önemlidir ve yeni olan her şey onun iktidarına bir tehdittir. Madalyonun diğer yüzündeki Kairos ise takvimlerle ölçülemeyen, yakalanması gereken o "doğru anı", yani dönüşümün ve nitelikli zamanın ruhunu temsil eder.

Bugün dönüp yaşadığımız şehirlere, iş dünyamıza ve geleneksel kurumsal yapılarımıza baktığımızda; zamanı sadece o çocuklarını yutan Kronos’un tekelinde, yani takvim yapraklarının rutininde yaşayan, ancak çağın sunduğu o büyük "Kairos"u, yani dönüşüm anını kaçıran bir zihniyetle karşı karşıyayız. Kairos’un o fırsat anlarını yakalamak için felsefesini anlayabilecek olan maalesef olabildiğine vurdumduymaz ve neredeyse uyuşturulmuş bedenler içerisinde, zamanın anlamını anlayabilecek kaç kişi kaldık?

Zamanın ruhunu kaçıran hiçbir yapı ya da fikir gerçekçi olamaz; sadece geçmişin bir taklidi olarak kalır. Saatlerimizi ileri almak, takvimleri yenilemek bizi bugünün insanı yapmaya yetmiyor. Asıl mesele; zihniyetimizi, iş yapış biçimlerimizi ve bakış açımızı bugüne ayarlayabilmektir.

Oysa her şey gibi akıp giden zamanın da niceliğinden çok niteliği önemlidir. Geçirdiğimiz zaman ne kadar nitelikli ise hayatımız da, ürettiğimiz değerler de o kadar renklenir. Einstein zamana tam da bu yüzden Kairos penceresinden bakar. Çünkü tüm yaratıcı süreçler, beste yapma, şiir yazma, keyif aldığımız şeyleri okuma, resim yapma, yeni bir iş modeli geliştirme ya da güzel bir melodinin akışına kapılıp gitme gibi bize kişisel olarak anlamlı gelen, yapmaktan zevk aldığımız aktiviteler sırasında ortaya çıkar. Yani kısaca zamanımızın ne kadarını Kairos içerisinde geçirirsek o kadar üretken oluruz. Çünkü Kairos zamanında arkasından koşacağımız, telaş yapacağımız bir durum yoktur. Dingin ve huzurlu bir biçimde akar Kairos zamanı. Bize düşen bu sürenin içinde olabilmek, o anların içine dalabileceğimiz fırsatları kaçırmamak. Zira yine Einstein’ın bulduğu zamanın izafi olduğu teorisi de bu iki zaman arasındaki akış sürecini hissettiğimizde kendini ispatlamış oluyor.

 

Kronos zamanında iken zaman ne kadar yavaş ve sıkıcı ilerliyorsa, Kairos zamanımızda bir o kadar hızlı ancak renkli, anlamlı ve üretken biçimde akıp gidiyor.

Dünya hızla dönerken ve zamanın ruhu avuçlarımızın arasından akıp giderken; biz yeni dünyanın dilini mi öğreneceğiz, yoksa Kronos’un oyununda eski ezberlerimizle teselli bulmaya devam mı edeceğiz?



ARŞİV YAZILAR