Yaşar Öztürk

Yaşar Öztürk

ŞİRİNLER’İN ‘ŞİRİN DEDE’Sİ; TAHTACILARIN ‘MUSA DEDE’Sİ: MUSA EROĞLU


Tahtacılar, Çanakkale’den Hatay’a kadar Anadolu’nun kıyı şeridini bir sur gibi çevreleyen Kazdağları’ndan Toroslara uzanan dağların üstünde; deniz, ırmak mavisiyle gök mavisinin arasındaki yeşil örtünün sakinleridir. Bu yeşil örtünün olmazsa olmazı; ağaçları, çalıları; yerde, ağaçta, havada devinip duran hayvanları; akan duran su kaynakları gibi ormanın insanlarıdır.

 

Yaşadıkları yerlerden; yaşamlarını sürdükleri işlerinden dolayı adları “Tahtacı” olarak adlandırılan bu insanlar yıllardan beri ilgi odağıdır.

 

*

Şirinler’in Şirin Dede’si; Tahtacıların da Musa (Eroğlu) Dede’si var. Alevi inancından dolayı değil, türküleriyle gönülleri kazandığı için Musa Dede. Ve 16 Mayıs 1946 günü diye nüfusa kaydedilen Musa Eroğlu resmen seksen yaşında.

 

Boylarına, soylarına ad olan “tahta” ile sadece karınlarını doyurmayan Tahtacılar kendi elleriyle yaptıkları saz, kabak kemane, dört köşe davul gibi müzik aletleri ile yaşama sevinci de saçıyorlardı. Babasının yaptığı bağlama ile müzik yolculuğuna başlayan Musa Eroğlu çocukluk yıllarında çobandı. Köylerinde okul yoktu. Komşu köylerde 3 yıllık İlkokuldan sonra okula gidemedi. Okuması yazması olmayan büyüklerinden masallar, ninniler, türküler, deyişler, şiirler dinleyerek sözlü kültürün dünden yarına taşıyıcılığını üstlendi. Kendini yetiştirdi. Sabırlıydı. Gazeteler, dergiler, kitaplar, radyo, plaklar ile süreli, sınırlı, ders kitaplarına hapsedilmiş eğitimi aştı. Köylerine varan Kemal Sadık Göğceli (Yaşar Kemal), Fikret Otyam; Ankara’da tanıştığı Nejat Birdoğan ona hem rehber hem de yoldaş oldu. Birlikte kaçtığı sevdiceği ile evlendikten sonra askere gitti. Alaylı müzikten okullu müziğe adımı asker ocağında attı. İlk çocuğu askerdeyken plak çıkarmaya çalıştığında doğdu. Dönüp geldiği köyü susuzluktan göçüyordu. Gaziantep, İskenderun derken Ankara’ya yerleşti.

 

Yeteneğini göstermek istediğinde her zaman kapılar açılmadı, pek çok kez kapandı yüzüne. Birinde “Ne iş yapıyor bu çocuk?” diye sordu bir usta. “Buranın bir köyünden bu çocuk. Ağaçla uğraşır, çobanlık yapar” denilince “Köyüne geri gitsin bu. Bundan iyi çoban olur, başka da bir şey olmaz. Köyüne gidip kuzusunu gütsün…” diye birçok yerde sarstılar onu. Yıllar sonra o ustaya eşlik ettiğinde yaşadıklarını dile getirmedi bile. Musa Eroğlu, Arif Sağ ve Muhlis Akarsu ile birlikte dost meclisinde çalıp söylerken yapılan kayıttan çıkan “Muhabbet” türkünün yeniden doğuşuydu.

 

Atatürk’ün doğduğu Selanik’te birer konser vermesi istendiğinde çok sevindi. Resmî makamlardan ayıp olmasın diye izin istedi. “Uygun değildir” yanıtı, gidip döndüğü konser tarihinden bir ay sonra verildi. Selanik’e vardığında kente donatılan Yunanca afişlerdeki “Sofistik Bir Bektaşi Sanatçısı Musa Eroğlu” sözlerinden büyük mutluluk ve onur duydu. Elinde bağlamasıyla sahneye çıktığında Türkler ve Anadolu kökenli Rumlardan oluşan yaklaşık 20 bin izleyici vardı karşısında. Türküler, Türkçe-Rumca sloganlar eşliğinde yankılandı havada. “Siyaset”in düşman yaptığı insanları “Türküler” kardeşçe kucaklaştırdı. Otantik halk kültürüne katkılarından dolayı İngiltere’ye çağrıldı. Türküleri, türkülere hayat veren müzik aletlerini, tarihsel birikimi anlattı. Ödül aldığı Londra konserinde onu yalnız bırakmayanlara Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ndeki Türkler katıldı.

 

Sanatını kurumsal bir çatı altında gelecek kuşaklara aktarmak isteyen Musa Eroğlu bürokratik engellerle uğraştı. “Müzik Evi” olmaz dediler “Müzik Kursları” yaptı. Müfettişlerden biri, kurs içindeki tabelaya “Çay Ocağı” yerine “Kantin” yazılması gerektiğini rapor etti. Musa Eroğlu, “Siz Fransız mısınız? Anadiliniz Türkçe değil de Fransızca mı ki ‘Çay Ocağı’nı sildirip ‘Kantin’ yazdırmak istiyorsunuz?” dese de müfettişin dediği şekilde yazıldı.

 

Oysa Eroğlu türkülerin yaşatılmasını istiyordu: “Bizleri yönetmek üzere oraya seçilenlerin büyük çoğunluğu müzikle tamamen alâkasız insanlar. Sadece müzik mi? Sanatın hiçbir dalı yok. Güzel sanatlardan nasibini almamış insanlar çoğunlukta burada. Bizi yönetirken bizim coşkumuzu, bizim hüznümüzü dile getirmeyecekler mi? Biz yok muyuz yani? Burada önemli olan bir nokta var: Yönetimin kendine yabancı düşmemesi gerekir. Güzel sanatlarını geliştirmeyen bir toplum ileri gidemez. Bu kurslar yine devletin bilimsel denetiminde olmalı; ama devlet buraları finanse etmeli. Kurslar halk müziğinin yaşaması için önemli birer nüve. Buraları market gibi düşünürsen, bu toplumu bir yere taşıyamazsın. Bu kurslar görmezden geliniyor. Ne yapacak bu insanlar? Nasıl rafine bir toplum çıkacak ortaya? Çıkmaz; çünkü önleri baştan kesiliyor buraların. Sadece bağlama değil, her enstrüman için devlet destekli kurslar açılmalı. Sadece müzik de değil, sanatın her alanına dair kurslar açılmalı, yaygınlaştırılmalı. Şimdi sanatı büyük bir denize benzetirsek; türkü bu denizi besleyen önemli ırmaklardan biridir. Binlerce yıldır akan bu ırmağın kaynakları ta Orta Asya’da. İşte bağlama kursları da türkü ırmağını besleyen küçük küçük derelerdir. Bu dereleri kurutursanız ya da önünü keserseniz ırmak da kurur. Irmaklar kuruyunca da deniz yok olur...”

 

Sadece çalıp söyleyen bir sanatçı değildi. 169 resmi kayıtlı bir o kadar da denetimden geçsin diye anonim diye yazılan bestesi olan hatta bir süre “Unutursun Mihriban’ım” bestesi bir arkadaşı adına söylenen Eroğlu, köy köy gezerek derlemeler yaptı. Köylerde, kasabalarda tanıştığı yerel sanatçılara kendisi gibi sıkıntılar yaşamasın diye destek oldu, onları bizzat Ankara’da evinde ağırladı. Nesimi, Fuzuli, Hatayi, Pir Sultan Abdal, Virani, Yetimi, Kul Himmet, Gevherî, Köroğlu, Ercişli Emrah, Mahzuni Şerif, İbretî, Haşimî, Melulî, Sefil Selimî, Ozan Cevrî, Hüdaî, Ali Çağan, Müslüm Dalkılıç, Hasan Kaplanî gibi dünden bugüne ustası ve çağdaşı olan şairlerin şiirlerini besteledi.

 

En çok da hemşerisi Karacaoğlan şiirlerini besteledi: “Karacaoğlan liriktir, yani tam bir aşk adamıdır o. Dedem Korkut ise akıl adamı, düşünce adamıdır. Benim olmaya çalıştığım gibi büyük bir Türkmen kocasıdır, tam bir “Aksakal”dır. Biraz tezat gibi görünecek ama hem aşk hem de akıl çok önemlidir benim için. O nedenle, özetle diyorum ki: Karacaoğlan duygu dünyamdır benim, Dedem Korkut akıl dünyam. Yani Karacaoğlan gibi hissedip Dedem Korkut gibi düşünmeye çalışıyorum…”

 

Şair yönünü saklıyor Musa Eroğlu. Kan damarlarında türküler akar durur Musa Eroğlu’nun: “Türküler bu toplumun tarihidir, edebiyatıdır, felsefesidir. Acısı, hüznü, gözyaşıdır; ama biraz da öfkesidir ve biraz da sevincidir. Benimse her şeyimdir türkü.”

 

 

Anadolu topraklarında ise kan damarlarını andıran akıp duran ırmaklar gibi olan türkülerin can bulup yayıldığı, onlara hayat veren göçerlerdi: “Bu toplumun temellerinde göçerlik vardır, yerleşik düzene geçiş çok yenilerde. Dolayısıyla biz, olaya kültür penceresinden baktığımızda, göçer ilişkilerine çok dikkat etmek zorundayız. Kültürün kaynaştığı, bir yerden bir yere taşındığı temel ortamı göçerler yaratmıştır. Bu ülkenin kültürel dokusu, göçerlerin yüzyıllardır yer değiştirmeleri sayesinde Anadolu’nun dört bir yanına yayılmıştır.”

 

Musa Eroğlu türkülerin sadece aşk, acı, sevinç değil tarih de koktuğunu, Atatürk’ün tarihle yüzleşme, geçmişi sorgulama, ders çıkarma isteğini de yaptığını “Kara çadır is mi tutar/ Yağlı martin pas mı tutar/ Ağlayalım anam bacım / Osmanlılar yas mı tutar!” gibi güzel örneklerle anlatıyor: “Toplum olarak aynı acıları yaşamamalıyız. Dün Yemen’de ölen çocukla bugün Hakkâri’de, Şırnak’ta ölen çocuğun ne farkı var? İkisi de gencecik gitti. İkisinin de anası babası ağladı. Dünkü emperyalist oyun hâlâ devam ediyor yani. Bu oyunda bize de hep acı düşüyor, kan ve gözyaşı düşüyor. Çünkü uyuyoruz! Bu acıları anlatan türküleri ninni dinler gibi dinleyip uyumaya devam ediyoruz. Oysa bu türküler, toplumun acılarını anlatan türküler, uyuyalım diye değil; uyanalım ve uyanık kalalım diye vardır. Demek ki iyi dinlemiyoruz…”

 

Önemli uyarılarını şöyle sıralıyor Eroğlu: “Çünkü biz, türküyle doğup Türküyle yaşayan, türküyle eğlenip türküyle yas tutan, türküyle ağlayıp türküyle gülen köklü bir kültürün mensuplarıyız. Bu hâliyle önemli bir kültür işidir türkü. Ama bu konuda yeterli bilince sahip değiliz maalesef. En başta da devlette yok böyle bir bilinç. Çünkü devletin, ayakları yere basan, sağlam bir müzik politikası yok. Atatürk döneminde biraz olmuş; ama sonra unutulmuş ya da rafa kaldırılmış bu, sümen altı edilmiş. Keşke devletimizin adam gibi bir müzik politikası olsaydı. Çünkü birçok şeyle birlikte, kimse kusura bakmasın ama müziğimiz de gelişmemiştir. Dedem Korkut’un, Karacaoğlan’ın, Mevlana’nın, Yunus’un, Pir Sultan’ın, Emrah’ın torunlarına bakar mısınız bugün ne dinliyorlar? Peki, böyle bir yere varmamız mümkün mü? Çok zor! Sonunda varırız elbet. Ama çok zaman alır bu. Kör topal ilerliyoruz çünkü. Türküdeki değişime bakarsanız, arkasında resmî bir sistem yok, düzen yok yani; hep bireysel gayretleri görürsünüz. Çünkü adam yetiştirmemiştir devlet. Devletin müzikle ilişkisinde bugün en temel kurum TRT’dir. Eskiden beri de böyle. Ama siz TRT’ye, boy sırasına göre sanatçı alırsanız olacağı budur. Mesela bu ülkede kaç tane Muzaffer Sarısözen, kaç tane Nida Tüfekçi var? Hem akademik, hem sanatsal hem de kültürel bilgiye aynı anda hâkim kaç kişi var? (…) Onlara da bu iş verilmiş. Sanatçı da olsa memur bu insanlar, ne denirse onu yapıyorlar haklı olarak. Ama işte bunlar nedeniyle türküdeki değişimi devlet değil, sivil girişimler başarmıştır. Türküyle ilgili akademik çalışmalarda da durum hiç farklı değil aslında. Hep bireysel gayretler var, devlet hiç yok gibi. Milliyetçilikten söz açıldı mı kimse mangalda kül bırakmıyor, hele siyasetçiler… Türkünün millî bir değer olduğunu söylediniz mi kimse itiraz da etmiyor. Hatta birçoğu daha süslü püslü sözler de söylüyor. Elbette samimi olanlar var, ama genellikle demagoji yapıyorlar yani. Peki, mesela bu ülkede neden hâlâ bir türkü Enstitüsü yok? Devlet neden tek işi türkü olan araştırmacılar, bilim adamları yetiştirmiyor? Şimdi, bilim üniversitede yapılıyor değil mi? Peki türkü ne kadar işleniyor üniversitelerde bilimsel olarak? Müzik bölümlerinde iki türkü notası öğretiyorlar çocuklara, edebiyat bölümlerinde de iki âşıkla iki şiir. Koşma, koçaklama, semai filan… Ama hepsi o kadar. Mesela türkünün felsefesi yapılıyor mu? Sosyolojik olarak türkü inceleniyor mu? Ben hiç üniversite öğrencisi olamadım maalesef; ama biliyorum ki böyle bir şey yok!”

 

Türkünün bir kimlik verdiğini anımsatıyor Musa Eroğlu: “Devlet elini çekti türküden(…) Türküyü hep bir millî kimlik göstergesi olarak algıladım ben. Cumhuriyet’le birlikte devlet bir kimlik veriyor millete. Daha doğrusu vatandaşına kendi kimliğini hatırlatıyor, bilinçlendirmeye çalışıyor yani. Bunun en güzel aracı da türkü işte. Çünkü türkü, bu ülkede yaşayan insanların ortak noktasıdır. Etnik kökleri, dinî inançları farklı da olsa insanlar, aynı duygularla türkü söyleyip dinliyor. Bakın bu coğrafyanın kültürü sıcaktır. Aşk da sıcaktır burada(…) Kimlik dediğimiz şey, sadece nüfus cüzdanı yani basit bir kâğıt parçası değil ki! İşte Mustafa Kemal’in büyüklüğü burada. Ben bir Kemalist’im. Kemalist olmak için onlarca neden sayabilirim. Ama Mustafa Kemal’in, kültür ve müzik konusundaki bu duruşu bile yeterlidir benim için. Çünkü ezbere hiçbir şey yapmamış. Okumuş, araştırmış, danışmış, halkını tanımış. Tam bir lider gibi, milletini kurtarma savaşı vermiş her anlamda. Ama işte ömrü yetmemiş. Anlatmış, ama pek anlayan olmamış maalesef. Ulusal bir kimliğiniz olmazsa kimse sizi adam yerine koymaz ki!(…) Maalesef devletimizi yönetenler bunları ihmal etmiş. Türküyü ihmal etmişler. Devlet, türküye yüklediği millîlik misyonunu sürdürememiş. O millî bilinci, o kimliği kazansaydı bu ülkenin vatandaşları; bugün hiç kimse, hiçbir ülke duramazdı Türkiye’nin önünde.”

 

Türkiye’nin yakın geçmişine türkü penceresinden bakan Musa Eroğlu şöyle diyor: “Geçmiş dönemin radyo sanatçıları daha donanımlıydı bence, daha bilinçliydi. Maaş ve sigortadan daha önemli meseleleri vardı onların. Omuzlarındaki yükün farkında insanlardı. Bu nedenle de ciddi bir duruşları vardı. Ancak sonraki kuşak radyo sanatçıları, içini doldurmadan sadece bu ciddi duruşu taklit ettiler. Olayın sadece bu olduğunu zannettiler yani. Televizyon açılınca da TRT’ci oldu bunlar. Adamların yanına yaklaşamıyorsun. Ayrı bir dünyada yaşıyorlar. Sarısözen, halkın elinden tutup ayağa kaldırmaya çalışıyordu. Sonrakiler halka yukarıdan bakmaya başladı. “Siz bilmezsiniz, biz biliriz.” demeye getirdiler. Bana değil, türküsünü söyledikleri halka diyorlardı bunu. Türküyü de böyle bakarak yorumladılar. İşte bu noktada türküyü tekdüzeleştirdiler. Sarısözen bir kültür adamı gözüyle bakıyordu meseleye. Daha sonrakiler memur gözüyle bakmaya başladı. Bu bakış da ister istemez bir üniforma giydirdi türküye. Ama dar geldi bu üniforma. Geniş kitleler beğenmedi bu üslubu.”

 

Zehra Bilir, Hacer Buluş, Cemile Cevher, Malatyalı Fahri, Şemsi Yastıman… gibi türküye emek veren sanatçıları anan Musa Eroğlu “En önemlisi Bayram Aracı vardı bu dönemde. 1950’lerde, 60’larda fırtına gibi eserdi. Bence bağlama ve türküyü şehirlerde aristokrasinin, sosyetenin içine adam akıllı ilk taşıyan Bayram Aracı’dır. Ama bu ortam maalesef yemiştir onu. 1960’ların sonunda bir köftecinin yanında, kartonun içinde öldü bu adam! Yazık olmuştu… Çünkü Bayram Aracı’nın da bulunduğu o kuşak, Türkü için büyük uğraş verdi aslında. Köyden gelen bu adamlar; Türkülerini, kentliye kabul ettirmek istiyordu. Böylece halkı da yukarılara, üst tabakalara taşımaya çalışıyorlardı. Ama yapamadılar. Bunu yıllar sonra biz başardık. O sanatçıların hep katkısı oldu bize. Biraz da bu katkılar sayesinde, onların hedeflediği yere biz taşıdık türküyü. Çünkü biz de aynı duyguları taşıyorduk. Bizim de böyle bir amacımız vardı hep. Bu amacı taşıyan tüm eski sanatçılar, en başta da Bayram Aracı, nur içinde yatsın. Rahat uyusunlar… Çünkü artık türkü, herkesin türküsü oldu. Köylü kadar şehirli de değer veriyor artık türküye.”

 

Yaşamı boyunca sanatını yapmaya çalışan Musa Eroğlu “siyaset”ten uzak durdu. Şöyle diyor Musa Eroğlu: “İdeolojik kalıpların içine sıkışmayı çok da doğru bulmuyorum. Ama benim de bir dünya görüşüm var tabii ki. Benim de sahip olduğum, peşinden gittiğim ve savunduğum değerlerim var. İlla bir şey “-ist” olmam gerekiyorsa, Kemalist’im ben. Daha önce de söyledim. Her zaman, her yerde söylüyorum bunu. Şimdi ben neye inanıyorum? Birincisi, “emek” kavramı önemlidir benim için. Ben hak ve adalet istiyorum. Eşitlik istiyorum. Hem birey, hem toplum hem de ülke olarak özgür ve bağımsız olmak istiyorum. İnsanlar, en başta da ülkemizde yaşayan tüm insanlar; insanca, kardeşçe, barış içinde yaşasın istiyorum(…) İnandığım bu şeylere sahip çıkan herkesle aynı çizgideyiz. Yani ülkemi seviyorum ben. Etnik ya da inanç köklerine bakmadan tüm insanlarımızı seviyorum. Mustafa Kemal’i seviyorum, onun eseri olan cumhuriyeti seviyorum… Bunları sevmenin adını siyaset bilimciler ne koyuyorsa ben oyum. Yani ben türkü söylerken herhangi bir siyasi imajın peşinde olmadım. Ben bildiğim, inandığım yoldan yürüdüm hep. Araştırıp iyi metinler, iyi besteler buldum; kendim yazıp besteledim ve bağlamamla çalıp söyledim. Böylece Türküleri zenginleştirmeye ve sevdirmeye, yaygınlaştırmaya çalıştım(…) Ama benim söylediğim türkülerin sola hapsedilmesini kesinlikle doğru bulmam. İşte buna itiraz ederim! Çünkü sizin sağ-sol dediğiniz şey, bizim için gerçek anlamda 50 yıl geriye bile gitmez. Daha dünkü mesele yani. Oysa benim türkülerim binlerce yıl öncesinden akıp geliyor… Ne sağı, ne solu!(…) O yüzden hep bir ağızdan türkülerimizi söyleriz. Bu önemli bir şey bence. Niçin böyle olmasın ki? Hem sanatın ve kültürün sağı solu olur mu? Türkü hem sanat işidir hem de kültür işi. Sağın da solun da üstündedir(…) Mesela ben Abdurrahim Karakoç’un birçok şiirini besteleyip türkü yaptım. Dünya görüşlerimiz çok farklıydı Karakoç’la. Olsun! O, onun tercihiydi; bu da benim. İkimizde buna saygı duymayı bildik ve türküde buluştuk biz. Birçok insan da, işte o türkülerde buluştu. Güzel bir şey bu.”

 

“Türkü bizim müziğimiz, bizim kimliğimiz” diyerek hakkında ayrıntılı bir çalışma yapan Mehmet Çevik’in sorularını yanıtlayan Musa Eroğlu: “Bu toplumun realitesi türküdedir, hem geçmişi hem de geleceği türküdedir. Bu bakımdan ben, kaplumbağaya benzetirim türküyü. Yavaş yavaş gider, ama gider(…) Bağlama çalmak ve türkü söylemek benim görünen işim. Ben kendimi bir taşıyıcı olarak tanımlıyorum, “kültür taşıyıcısı”. Ebemden dedemden bir miras devraldım. Sonra araştırmalarımla, çalışmalarımla bu mirası zenginleştirmeye çalıştım. Sonra da bunları bağlama ve türkü aracılığıyla topluma sundum. İstiyorum ki bu miras daha da gelişerek yarınlara uzansın, hep yaşasın; buna, benim de bir katkım olsun. Yani bir köprü görevi görmeye çalışıyorum ben. Böyle bir misyonu taşıyorum yıllardır, ta en başından beri. Bunu birilerinin devraldığını da görüyorum. Bu açıdan umutlu ve mutluyum. Ama iş bitmedi tabii ki, ölmeden de bitmeyecek… Yani Musa Eroğlu, ömrünün sonuna kadar, devraldığı kültürel mirası bugüne ve gelecek kuşaklara aktarmanın uğraşını verecek.”

 

Türkü çığırmayı sürdüren Musa Eroğlu doğduğu köyü, ormanı ve 9 yaşında yitirdiği annesini unutmadı. Kumaçukuru’na yeniden hayat vermek için su getirmeye, yıllar önce ayağını yıkattığı annesine tekme savuran beyin arazisini satın alarak sızlayan acısını dindirmeye; Mut’ta devletten kiraladığı bir alana 100 bin fidan diktirerek dünya olan ormanı yeniden yeşertmeye kendini adadı. Akdeniz’i İç Anadolu’ya bağlayan Sartavul Boğazı’ndan geçenler . “Ellerinle yaktığın ormanı gözyaşınla söndüremezsin. – Musa Eroğlu” yazısını okuyarak her yıl biraz daha yükselen rüzgârla birlikte türkü söyleyen Musa Eroğlu ormanından soluklanarak yolculuklarını sürdürüyor.

 



ARŞİV YAZILAR