Aynadaki Çatlak: Biz Ne Zaman "Bir" Olmayı Unuttuk?
Bizlere ayrışmanın öğretildiği modern zamanlar içerisindeyiz. Yeni tanışmalarda merhaba dedikten sonra sizi hangi çekmeceye koyması gerektiğini bilmeye çalışan insanlarla dolu etrafımız. Zihinlerinde bulanıklıktan başka bir alan olmayan ve kategorize etmeden rahat duramayan yığınlardan hepimiz bunalmadık mı?
Siyasi görüşlerimizle, etnik kimliklerimizle, sosyal statülerimizle kendimize konforlu ama daracık hapishaneler inşa ediyoruz. Oysa yüzyıllar öncesinden hem Endülüs’ün derinliklerinden hem de Anadolu’nun bağrından aynı hakikat yankılanıyor: “Varlık tektir ve biz o bütünün farklı aynalardaki yansımalarıyız.”
"Yaratılanı Severiz, Yaratan’dan Ötürü"
İbnü'l-Arabî’nin Vahdet-i Vücud öğretisiyle kurduğu o devasa entelektüel mimari, Yunus Emre’nin dilinde en yalın ve en sarsıcı halini almaktadır. Arabî "Varlık Hakk’ın zahiridir" derken; Bizim Yunus, toplumsal barışın temel taşı olan o meşhur dizesini bırakır önümüze:
"Yaratılmışı severiz, Yaradan’dan ötürü."
Bu sadece romantik bir sözü değil; "öteki" diye bir şeyin olmadığını, karşımızdakine attığımız her taşın aslında kendi aslımıza, kendi ruhumuza isabet ettiğini hatırlatan vicdani bir manifestodur. Aslında biz karşımızdakini kendi zihnimizdeki çekmecelere hapsediyoruz…Yani kendi zihin hapishanemize…
Dilin Tevhidi: Ayırmadan Birleştirmek
Bugün mahallelerimizi, sosyal medya akışlarımızı ve hatta gönül dünyalarımızı kalın duvarlarla ayırdık. Oysa İbnü'l-Arabî ekolünün Anadolu’daki en gür seslerinden biri olan Niyâzî-i Mısrî, asıl meselenin o çokluk görüntüsü içindeki tekliği bulabilmek olduğunu söyler ve bizi o meşhur davetine çağırır:
“Tevhid etsin dilimiz, Pak olsun hem gülümüz,
Cennette bülbülümüz, Allah Allah desin hû."
Bu çağrı, sadece dini bir zikir telkini değildir; toplumsal bir "birleşme" projesidir. Dilin tevhid etmesi demek; dilin ayırmaması, dışlamaması, nefret kusmaması demektir. Dilimiz, zıtlıklar arasındaki o gizli bağı, o tek olan hakikati söylediği an toplumdaki çatlaklar kapanmaya başlar.
"Yetmiş İki Millet" ve Aynı Göz
Yunus Emre bizi bu konuda bugüne de ışık tutan sert bir uyarıyla baş başa bırakır:
"Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan, Halka müderris olsa, hakikate asidir."
Bugünün toplumsal kutuplaşmasına bu pencereden bakarsak; kendi mahallemizin dışındakine "aynı gözle" bakamıyorsak, savunduğumuz değerlerin veya sahip olduğumuz etiketlerin hakikat nezdinde hiçbir hükmü kalmıyor demektir. Niyâzî-i Mısrî’nin işaret ettiği o "pak olmuş gül" kıvamına gelmek, ancak gönül bahçemizdeki ayrık otlarını, yani "ben ve onlar" ayrımını temizlemekle mümkündür.
Sonuç: Parçadan Bütüne Dönüş
Toplumsal yaralarımızı sarmak için daha kalın duvarlara değil, "bir" olduğumuzu hatırlamaya ihtiyacımız var. Arabî’nin derin felsefesi, Yunus’un samimiyeti ve Mısrî’nin tevhid çağrısı aynı kapıya çıkar:
Eğer her şey Hakk’ın bir tezahürüyse, bir insana zulmetmek veya onu hor görmek, varlığın özüne itiraz etmektir. Unutmayalım; bizler farklı dillerde aynı acıyı çeken, farklı renklerde aynı nefesi alan tek bir vücudun azalarıyız.
Yolu "bir" olanın, dili de "bir" olsun.

