Serkan  Uzunadam

Persona’nın Gölgesinde: Vitrinler Parlak, Odalar Karanlık


Modern zamanın ruhu, bizi bitmek bilmeyen bir "temsil" krizine sürükledi. Artık sadece yaşamak yetmiyor; yaşadığımızı kanıtlamak, hatta bu yaşamı estetik bir paketle başkalarının onayına sunmak zorundayız. Carl Jung’un "persona" olarak adlandırdığı o dış dünyaya karşı taktığımız maskeler, artık yüzümüze öyle sıkı yapıştı ki; altındaki gerçek tenimizin nefes alıp almadığını unuttuk.

Sahne Hiç Kapanmıyor

Sosyolog Erving Goffman, daha dijital dünya yokken hayatı bir sahneye benzetmişti. (Dramaturjik model) Hepimiz "ön sahnede" alkışlanacak bir performans sergilerken, "arka sahnede" dağınıklığımız ve yorgunluğumuzla baş başaydık. Ancak bugün o arka sahneyi tamamen kaybettik. Işıklar hiç sönmüyor, perde hiç kapanmıyor. "Gösteri toplumunda yanılsamanın içinde, kendimizi birer "nesneye" dönüştürüyoruz. Vitrinimizdeki o sahte mükemmellik, içimizdeki o kadim "ben"i yutan bir kara deliğe dönüştü maalesef…

"İçimde Bir Ben" ve Hakikat Sancısı

Kendi iç dünyamıza yaptığımız yolculuklarda (ki buna "İçimde Bir Ben" diyorum), karşılaştığımız o saf ve kusurlu çekirdek, modern dünyanın dayattığı "kusursuz imaj" ile çatışıyor. İnsan, yaralarıyla ve çelişkileriyle insandır. Filtrelerle sadece fotoğraflarımızı değil, karakterimizi ve yaşanmışlıklarımızı da törpülüyoruz. Oysa hakikat, o pürüzlerin arasından sızan ışıktadır. Kendimizi bir "imaj" olarak kurguladıkça, ruhumuzun o en sahici, en insani taraflarını feda ediyoruz.

Bir Sahicilik Manifestosu

Oscar Wilde’ın o meşhur uyarısını hatırlamanın tam vaktidir: "Kendiniz olun, diğer tüm roller kapıldı." Bu cümle, kulağa hoş gelen bir slogandan çok daha fazlasıdır; aslında modern dünyanın gürültüsüne karşı bir direniş bayrağıdır. Başkalarının beklentileriyle örülmüş, onaylanma kaygısıyla ağırlaşmış o maskeleri çıkarıp masanın üzerine bırakma vakti gelmedi mi? Kendimizi birer pazarlama ürünü gibi sunmaktan vazgeçip, insan olmanın o şerefli, o yaralı kusurluluğuna dönmek bir lüks değil, bir zorunluluktur.

Çünkü bizler, vitrinlerde sergilenen porselen bebekler değiliz. Bizler düşen, kalkarken dizleri kanayan, bazen neşesiyle bazen de hüzünlü sessizliğiyle var olan canlı organizmalarız.

Başarılarımızı değil, kırgınlıklarımızı paylaştığımızda; zafer çığlıklarımızı değil, samimi arayışlarımızı konuştuğumuzda birbirimize gerçekten dokunabileceğiz. Dijital kalabalıkların sahte alkışları arasında kaybolan o "ben" sesini, ancak bu sessizlikte duyabiliriz.

Vitrinlerdeki o soğuk ve göz alan spot ışıklarını biraz kısalım. Kendi karanlık odalarımızda, maskesiz, filtresiz ve tamamen savunmasız o en çıplak "ben"imizle yeniden el sıkışalım.

Belki o zaman fark edeceğiz ki; en büyük alkışı, bir başkasına benzemeye çalışmadığımız o ilk an hak ediyoruz. Unutmayın, ancak maskeler düştüğünde ve perdeler kapandığında, insan insanın kalbini gerçekten görebilir.

Hakikat, alkışların bittiği yerde başlar!



ARŞİV YAZILAR