Büyüyen Servet, Yoksullaşan Emek: 1 Mayıs Türkiyesi
Ekonomi büyüyor ama refah büyümüyor. Resmi işsizlik %8,1 görünürken geniş tanımlı işsizlik %31,5’e dayanıyor; uzun saatler, düşük ücretler ve zayıf sendikal yapı içinde emekçiler giderek yoksullaşıyor. 1 Mayıs Türkiyesi’nde mesele iş bulmak değil, insanca yaşayabilmek.
İşçiler Açısından En Olumsuz Koşullara Sahip Ülkeler:
Türkiye; Bangladeş, Belarus, Ekvador, Mısır, Eswatini, Myanmar, Filipinler, Tunus ve Kolombiya ile birlikte en kötü kategoride yer almaktadır. Bu ülkelerin ortak özelliği; sendikal hakların zayıf olması, toplu pazarlık süreçlerinin sınırlanması ve emeğin kurumsal olarak korunamamasıdır. Türkiye’nin bu grupta yer alması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda emek rejiminin yapısal bir sorunu olduğunu göstermektedir.
Bugün 1 Mayıs. Emek, hak ve dayanışmanın günü. Ancak Türkiye’de 1 Mayıs, yalnızca bir kutlama değil; aynı zamanda derinleşen bir eşitsizliğin de aynasıdır. International Trade Union Confederation (ITUC) Küresel Haklar Endeksi’nde Türkiye’nin işçiler açısından en olumsuz ülkeler arasında yer alması, bu tablonun tesadüf olmadığını gösteriyor.
Resmi verilere göre işsizlik oranı %8,1. Ancak geniş tanımlı işsizlik %31,5 seviyesinde. Bu fark, emek piyasasının derin krizinin göstergesidir. Çünkü geniş tanımlı işsizlik; iş aramaktan vazgeçmişleri, eksik istihdam edilenleri ve güvencesiz çalışanları da kapsar.
Bugün Türkiye’de sorun artık “iş bulmak” değildir. Asıl sorun, bulunan işin niteliğidir. Emek piyasasında üç temel başlık öne çıkmaktadır.
İlki, uzun çalışma saatleri. Türkiye, en uzun çalışma sürelerine sahip ülkelerden biri olmasına rağmen bu durum verimlilikten çok düşük ücretin telafisidir.
İkincisi, ağır iş yükü. Çalışanlar çoğu zaman tanımlı görevlerin ötesinde bir yük taşımakta; bu da fiziksel ve zihinsel yıpranmayı artırmaktadır.
Üçüncüsü ve en kritik olanı ücretlerdir. Tam zamanlı çalışan milyonlarca insan, yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi vermektedir. Emek gelirleri enflasyon karşısında erirken, gelir dağılımı daha da bozulmaktadır.
Sendikalaşma oranının düşüklüğü ve sendikal yapının niteliği de bu tabloyu ağırlaştırmaktadır. Çalışanların önemli bir kısmı sendika güvencesinden yoksundur. Bağımsız örgütlenmenin zayıflığı ve “sarı sendika” tartışmaları, emekçilerin pazarlık gücünü sınırlamaktadır.
Büyüyen ve zenginleşen kesimlerle, giderek yoksullaşan emekçiler arasındaki uçurum hızla derinleşmektedir. Ekonomik büyüme, geniş kesimlere refah olarak yansımamaktadır. Aksine emeğin payı azalmakta, sermayenin payı artmaktadır.
Bu tablonun en ağır hissedildiği kesimlerden biri de emeklilerdir. Milyonlarca emekli açlık sınırının altında yaşam mücadelesi vermektedir. Yaklaşık 16 milyon emeklinin önemli bir kısmı için emeklilik huzur değil, geçim sıkıntısıdır.
Türkiye’de emek piyasası giderek modern kölelik koşullarına yaklaşan bir yapıya evrilmektedir. Bu bir metafordur; ancak yaşanan gerçekliği güçlü biçimde tanımlar.
Ve artık şu soru kaçınılmazdır:
Bölünmüş bir emek yapısıyla bu gidişat değişebilir mi?
Belki de en çok ihtiyaç duyulan şey, emeğin ortak zeminde buluşmasıdır. Çünkü güçlü bir toplu pazarlık ancak güçlü bir örgütlülükle mümkündür.
Sonuç olarak, bugün 1 Mayıs Türkiyesinde emekçinin temel sorunu iş bulmak değil; emeğinin karşılığını alabilmektir.
Bu koşullar karşısında birleşme zamanı gelmedi mi?
Bu vesileyle, yalnızca çalışanların değil, geçim mücadelesi veren milyonlarca emeklinin de mücadelesini selamlıyorum.
Yaşasın 1 Mayıs, İşçi ve Emekçi Bayramı.

