Serkan  Uzunadam

Kazanırken Neyi Kaybediyoruz?


İnsanlık tarihi boyunca hiçbir dönem, ahlak üzerine bu denli gürültülü bir retorik üretip, onun içini bu denli iştahla boşaltmamıştı. Modernite, etik değerleri birer hayat pratiği olmaktan çıkarıp, estetik birer vitrin süsüne dönüştürdü. Bugünün asıl paradoksu; erdemin dillerde pelesenk olup, kalplerde bir yük gibi taşınmasıdır. Ahlakın bir söylem enflasyonuna kurban edildiği, dürüstlüğün ise ancak "stratejik bir avantaj" sağladığında alkışlandığı bir değerler erozyonuna tanıklık ediyoruz. Paha biçilemeyen her şeyin fiyatının biçildiği bu pragmatik çağda, skor tabelasındaki her artışın aslında ruhsal bir iflasın ilanı olup olmadığını sorgulamak, artık entelektüel bir tercihten öte mecburi bir vicdan muhasebesidir.

Bu noktada felsefe tarihinin en sarsıcı sorusuyla yüzleşmek zorundayız: Bir şeyi "doğru olduğu için mi" yapıyoruz, yoksa "bize bir fayda sağladığı için mi?"

Bu soru yeni değildir; kökleri Platon’un Devlet eserinde anlattığı Gyges’ in Yüzüğü efsanesine kadar uzanır. Hikâyeye göre sıradan bir çoban olan Gyges, kendisini görünmez kılan tılsımlı bir yüzük bulur. Görünmezliğin verdiği mutlak dokunulmazlıkla Gyges, hiçbir toplumsal yaptırıma veya cezaya maruz kalmayacağını bildiği an, en karanlık arzularına yenik düşer ve gücü ele geçirmek için her türlü kötülüğü yapar. Platon bu alegoriyle şu can alıcı soruyu sorar: "Eğer kimsenin görmediğinden emin olsaydınız, yine de doğru olanı yapar mıydınız? Yoksa ahlak, sadece yakalanma korkusuyla taktığımız bir maske midir?"

Günümüzün "kazanma" odaklı dünyası, hepimize sanal birer Gyges yüzüğü sunuyor. Dijital anonimliğin arkasına saklandığımızda, çıkar çatışmalarında kimsenin bizi izlemediğini sandığımızda ya da "sistem böyle işliyor" zırhına büründüğümüzde o tılsımlı yüzüğü parmağımıza takmış oluyoruz. Ancak tam burada Immanuel Kant devreye girerek bizi uyarır.

Kant’a göre bir eylem, sadece "görünürde" doğru olduğu için veya bir fayda sağladığı için (stratejik olarak) yapılıyorsa ahlaki değerden yoksundur. Kant ahlakı, bir pazarlık meselesiolmaktan çıkarıp onu en yüksek ödev mertebesine taşır.

Kant’ın meşhur "Kategorik İmperatif" ilkesi, Gyges’ in yüzüğünü parmağından çıkarıp atmanın yoludur: "Öyle bir ilkeye göre hareket et ki, bu ilke aynı zamanda genel bir yasa haline gelebilsin." Eğer herkes görünmez olduğunda başkasını basamak yaparsa, o toplumun üzerinde yükseleceği bir zemin kalmaz.

Bir başkasını sadece kendi hedeflerine ulaşmak için bir "araç" olarak kullandığınızda, insanı bir "amaç" değil, bir "nesne" seviyesine indirgemiş olursunuz. Oysa gerçek başarı, görünmezlik yüzüğü parmağınızdayken bile, kendi içindeki ahlak yasasına sadık kalabilmektir.

Günün sonunda aynaya baktığımızda gördüğümüz, banka hesabımızdaki rakamlardan ya da unvanlarımızın görkeminden daha değerlidir. Dünya, çok kazananlardan ziyade, kazanırken “insan” kalmayı başaranlara muhtaçtır…

Nietzsche’nin hatırlattığı gibi: "Yükseldikçe, uçamayanlara daha küçük görünürüz." Ancak asıl mesele ne kadar yüksekte olduğumuz değil, o yüksekliğe hangi kanatlarla ve kimin omuzlarına basarak çıktığınızdır.

Sahi, siz en son neyi kaybetmemek uğruna, kazanmaktan vazgeçtiniz?



ARŞİV YAZILAR