Beşinci Katın Hafızası
6 Şubat 2023… Soğuk bir gece. Saat 04.17. 7,7’lik o sarsıntı… İnsana uzun gelen, bir türlü bitmeyen; sanki 65 saniyeye koca bir ömür sığdıran bir zaman. Bazı anlar vardır, takvimde bir gün gibi durur ama insanın içinde bir çizgi çeker: öncesi ve sonrası. Benim içimde 6 Şubat, sadece bir felaket tarihi değil; çocukluğumun en güvenli köşesinin yıkıldığı gün. Antakya’da yalnızca bir şehir sarsılmadı; benim “dönüp dolaşıp varabildiğim” yer de yerinden oynadı. Hani insan büyür, hayatı genişler, şehirler değişir, evler değişir… ama yine de bir yerde “benim asıl evim” dediği bir duygu kalır ya; benim için o duygu anneannemle dedemdi.
Bebekliğim ve çocukluğumun büyük kısmı onların yanında geçti. Zamanın en yavaş, en sağlam aktığı yıllardı. Onlarla birlikte olmayı seviyordum; çünkü onların yanında insanın içi acele etmez. Sevinç de, üzüntü de bir yere çarpmadan durulur. Benim ilk paylaştığım kişiler onlardı. Bir mutluluğum olduğunda koşarak anlatmak istediğim, bir canım yandığında “duysunlar da geçsin” dediğim… Bu yüzden şimdi, yoklukları sadece bir kayıp değil; sanki konuşacaklarım da ortada kalmış gibi.
Evleri de benim için bir ritüeller toplamıydı. Çocukken bir gün beş kiloluk zeytinyağını mutfaklarında döküp kırmıştım. Her yer zeytinyağı olmuştu. Bugün düşününce hem komik, hem iç burkan bir sahne… O yaşta insan korkar; çünkü kırılan sadece şişe değil, yetişkinlerin düzenidir. Ama o evde, hata bir felaket gibi büyümezdi; “temizleriz”e dönerdi, “bir daha dikkat edersin”e bağlanırdı. Şimdi o sahneyi hatırladığımda, zeytinyağının kokusu bile bir güven duygusu gibi geliyor: Ne yaparsan yap, birileri seni toparlar.
Bir de soba… Katalitik sobalar vardı. Dedem sobayı açardı, oda ısınırdı. Ben ise oyun olsun diye gidip kapatırdım. Dedem bir süre sonra “Bu oda niye soğudu yine?” der, sonra bakar… Bana gülerek kızardı. Gülerek kızmak ne tuhaf bir şefkat biçimi… İnsana “yanlış yaptın ama korkma” diyor. Bugün bazı şeyler soğuduğunda aklıma o cümle düşüyor: “Bu oda niye soğudu yine?” Sanki şimdi dünya da aynı şeyi söylüyor. Çünkü bazı yokluklar, evin içinden değil, insanın içinden ısıyı çekip alıyor.
Çocukken onlara gidince hep orada uyumak isterdim. Eve dönmek istemezdim. Bir gün sonra uyanıp birlikte kahvaltı yapmak isterdim. Bu isteğin içinde aslında çok basit bir şey vardır: “Yarın da burada olsunlar.” İnsan çocukken böyle garanti ister. Büyükler hep var sanılır; sabah kahvaltısı kadar kesin sanılır. O evde uyumak, sadece yastığa baş koymak değil; yarının da güvenli olacağını bilmekti. Şimdi anlıyorum: Ben, onların yanında zamanın insafına daha az kalıyordum.
Bayramlar ayrı bir sahneydi. Dedem her bayram bana bir harçlık verirdi. Sonra anneannem beni odaya çağırırdı; ayrıca bir harçlık daha verirdi. “Kimseye söyleme. Dedene söyleme,” derdi. Çocuk aklımla anlamazdım: Gerçekten dedeme söylemiyor muydum, yoksa dedemin haberi var mıydı? Belki de ikisi birden… Belki dedem bilirdi ve bilmezden gelirdi; anneannem de bu küçük sırla bana ayrı bir sevgi alanı açardı. Sır dediğin şey bazen koca bir bağ kurar; insanı “özel” hissettirir. Bugün o “kimseye söyleme” cümlesi bende bir şeye dönüştü: Sevginin kendine özgü dili. Anneannem sevgiyi cebine koyup gizlice uzatırdı; dedem ise açıkça, “hadi bakalım” der gibi verirdi. İki ayrı sevgi biçimi; aynı evin içinde iki ayrı sıcaklık.
Ortaokul çağlarımda yaz aylarının ayrı bir rengi vardı: dedemin kunduracı dükkânı. Antakya sıcağı, dükkânın kokusu, deri, yapıştırıcı, ayakkabı tabanı… Bir yandan iş, bir yandan oyun gibi; ama aslında hayatın kendisi. Çırak diye giderdim. Dedem bana haftalık verirdi; o haftalık, sadece bir “para” değildi, emeğin ilk kez avuca sığan haliydi. İşin bir düzeni vardı: dükkânı temizlemek, etrafı toparlamak, bazen Habib Neccar Camii’nden su doldurup gelmek… Gidip geldikçe bir ayakkabının orada nasıl yapıldığını da öğrendim. Bugün hâlâ bir ayakkabıya baktığımda, onun sadece bir eşya olmadığını bilirim; ustalıkla sabrın, ölçüyle titizliğin birleştiği bir şeydir. Dedem bana bunu bir meslek dersi gibi değil, hayatın doğal akışı içinde öğretmişti.
Derken insan büyüyor. Çocukluk dediğin şey, bir sabah bitmiyor; yavaş yavaş geriye çekiliyor. Ergenlikte insanın içi daha gürültülü oluyor: bir şeylere öfkeleniyorsun, bir şeylere kırılıyorsun, kendini anlatmak istiyorsun ama bazen kelimeler yetmiyor. İşte o zamanlarda, bir mutluluğumu ya da bir üzüntümü ilk paylaştığım kişiler yine onlardı. Ve dedemle ne zaman bir konu konuşmaya başlasam, cümlesinin sonu mutlaka nasihatla biterdi. O zamanlar “tamam dede” deyip geçtiğim o sözler, bugün başka bir yerden duyuluyor kulağımda. Çünkü bazı nasihatlar, aslında hayata karşı bir kalkan gibi verilir: insan incinmesin, savrulmasın diye. Dedem sevmeyi çok konuşarak değil, “düzene sokarak” gösterirdi. Sözüyle, bakışıyla, işin başında duruşuyla… “Dünyayı düzgün tutalım” der gibiydi.
Ve sonra… insanın hayatı büyüyor, şehirler başka oluyor, işler güçler araya giriyor. Ben yıllardır ısrar ederdim: “Mersin’e gelin, bende kalın.” Geldiklerinde genelde günü birlik kalır, giderlerdi. Ama depremden yaklaşık beş ay önce sanki hissetmişler gibi geldiler. Üç dört gün bende kaldılar. Güzel zaman geçirdik. Uzun zamandır istediğim şey olmuştu: “Benim evimde de bir gün daha kalsınlar.” İnsan bazı anları çok normal yaşar; sonra o an, bütün hayatın en kıymetli sahnesine dönüşür. İşte o günler öyleymiş. O zaman bilmiyorsun. Bir odanın içinde oturuyorsun, çay içiyorsun, sohbet ediyorsun… Sonra hayat, o sahneyi alıp içine bir “son” kelimesi yerleştiriyor.
Onları en son o zaman gördüm. Arabaya binerlerken balkondan el salladım. Bu ayrıntı benim için çok önemli; çünkü çocukluğumda ve gençliğimde ne zaman onlara gitsem, arabaya ben binerken aşağıdan yukarı bakardım. Beşinci kata… Onlar bana el sallardı. Bu hep böyle devam etti. Otuz sekiz yıl boyunca. Ben otuz sekiz yaşındayım. Hep aynı ritüel: Ben aşağıdayım, onlar yukarıda; ben gidiyorum, onlar kalıyor; ben yola düşüyorum, onlar bana “yolun açık olsun” der gibi el sallıyor.
Beş ay önce ise ilk kez roller değişti. Bu kez ben yukarıdaydım. Ben el salladım. Sanki veda ediyormuş gibi… Sanki ilk ve son… Ve bu, içimde çok büyük bir acı bıraktı. Çünkü insan bazı sahnelerin yönünü değiştirdiğinde, kader de sahnenin anlamını değiştiriyor gibi oluyor. O anın içine sonradan bir ağırlık geliyor: “Ben, onlara kendi evimden ilk ve son kez el salladım.” Bazı cümleler insanın boğazında düğüm olur; o el sallayış bende öyle kaldı.
Son telefon konuşmamız ise 4 Şubat akşamıydı. Depremden iki gün önce. Bu cümleyi yazmak bile insanın içini sızlatıyor: “İki gün önce…” Çünkü iki gün, hiçbir şeydir. Ama bazen iki gün, bir ömrün bütün kapılarını kapatır. O telefon konuşması şimdi bende, bitmemiş bir cümle gibi duruyor. Keşke daha çok konuşsaydım diye değil sadece; keşke zaman, bize biraz daha sıradanlık bırakabilseydi diye… Çünkü insan en çok sıradan günleri özlüyor: “Nasılsınız?” demeyi, “Karnınız tok mu?” duymayı, “İşler nasıl gidiyor?” diye sormayı. Büyük felaketler insanın elinden önce sıradanlığı alıyor.
Ben bu kaybı anlatırken aslında şunu anlatıyorum: Hayatımın en temiz başlangıç cümlelerini kaybettim. Benim içimde bir yer vardı; ne olursa olsun gidip dayandığım bir yer. Çocukken zeytinyağını döksem de, sobayı kapatsam da, dükkânda acemi olsam da… Orada karşılığı vardı: gülerek kızma, toparlama, nasihat, harçlık, kahvaltı… Şimdi o yer, anıya dönüştü. Ama anılar da insanı bazen ayakta tutar; çünkü biz kaybettiklerimizi yalnızca toprağa değil, dilimize de gömüyoruz. Onları anlatınca, bir parça geri geliyorlar.
Antakya’nın bir yerinde bir kunduracı dükkânı vardı. Bir yerde su doldurup getirilen bir görev, toz alınan bir tezgâh, yapılan bir ayakkabı… Bir evde sobayı kapatan bir çocuk, “oda niye soğudu yine” diyen bir dede… Bir odada “kimseye söyleme” diyerek harçlık veren bir anneanne… Ve bir balkonda el sallayan bir adam… Ben.
Şimdi bazen kendi kendime şunu söylüyorum: İnsan kayıplarıyla yaşamayı öğrenmiyor; insan kayıplarını, yaşamın içine yerleştirmeyi öğreniyor. Ben de onların yokluğunu, onların öğrettikleriyle taşımaya çalışıyorum. Dedemin nasihatlarının cümle sonlarında bıraktığı o küçük nokta gibi… Anneannemin o gizli harçlığı gibi… İçimde bir yer hâlâ “kimseye söyleme” diyor; çünkü bazı sevgiler sesli değil, derinden yaşanıyor.
Ve eğer bir gün, bir odanın niye soğuduğunu sorarsam… Bil ki sadece soba değildir. Bazen insanın içi soğur. O zaman ben, çocukluğumun evine bakar gibi bakarım hayata: “Bir gün daha kalsınlar” diye. Olmuyor. Ama elimde kalan şeyi yapıyorum: Onları cümlelerimde yaşatıyorum.
Çünkü bazı vedalar balkondan el sallayarak yapılır; ama asıl veda, insanın içinin en güvenli köşesinde başlar. Benimkisi hâlâ bitmedi. Bitmeyecek de.
Depremde kaybettiğim anneannem Nezahat Akın ve dedem Mehmet Akın’ın aziz hatırasına… bir daha sarılamadıkları torunlarının kalbinden, özlemle…
