Prof. Dr. Erkan Aktaş 

Prof. Dr. Erkan Aktaş 

Varlık içinde yokluk: Türkiye tarımının yapısal çıkmazı


Tarımsal GSYH’de dünya 7’ncisi olan Türkiye’de gıda enflasyonu yüzde 27,4. Ne üretici kazanıyor ne tüketici korunuyor.

OECD verileri, son dönemde birçok ülkede gıda enflasyonunun belirgin biçimde yavaşladığını gösteriyor. OECD ortalaması yüzde 4 civarındayken, Türkiye’de gıda enflasyonu yüzde 27,4 düzeyinde seyrediyor.

Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerde artış yüzde 2’nin altında kalırken, bazı ülkelerde gıda fiyatları geriliyor.

Bu tabloyu yalnızca bir “enflasyon sorunu” olarak okumak eksik olur. Çünkü Türkiye aynı zamanda tarımsal GSYH büyüklüğü bakımından dünyada ilk 7 ülke arasında yer alan, üretim kapasitesi, iklim çeşitliliği ve ürün desenleri açısından güçlü bir ülkedir.

İşte tam da bu nedenle yaşanan durum, klasik bir “varlık içinde yokluk” örneğidir.

Türkiye tarımı üretmektedir; ancak bu üretim ne üreticinin refahına ne de tüketicinin sofrasına olumlu yansımaktadır. Üretici maliyet baskısı altında ezilirken, tüketici pahalı gıdayla karşı karşıyadır. Aynı anda hem üreticinin hem tüketicinin kaybettiği bir yapı, piyasa başarısı değil; politika başarısızlığıdır.

Bu tablonun arkasında, Türkiye’ye özgü heterodoks bir kırsal kalkınma politikasının yokluğu bulunmaktadır. Tarım; yalnızca fiyat, arz ve talep dengeleriyle değil; iklim, coğrafya, mülkiyet yapısı, demografi ve sosyolojiyle birlikte ele alınması gereken bir alandır. Buna rağmen, evrensel neoklasik reçeteler uzun yıllardır sorgulanmadan uygulanmış; planlama, bölgesel üretim deseni, kamusal stok yönetimi ve üretici örgütlenmesi sistemli biçimde zayıflatılmıştır.

Bu sürecin başlangıcı 1980 24 Ocak Kararları, kurumsal derinleşmesi ise 2000 sonrası Derviş yasalarıdır. Sonraki dönemlerde de bu çizgi büyük ölçüde korunmuş; sonuçta istikrarsız, sık değişen ve öngörülemez tarım politikaları ortaya çıkmıştır. Üretici hangi ürünü ekeceğini, hangi destekten yararlanacağını ve gelecek yıl hangi kuralla karşılaşacağını öngöremez hâle gelmiştir.

Dayanışma ekonomisinden giderek uzaklaşılması bu yapıyı daha da kırılgan kılmıştır. Kooperatifçilik söylem düzeyinde teşvik edilmiş; ancak kooperatifçiliğin temel ilkeleri zayıflatılmıştır. Bugün Türkiye, Avrupa’da kooperatif sayısı en fazla olan ülkelerden biri olmasına rağmen, bu yapıların önemli bir bölümü etkinsiz ve işlevsiz hâle gelmiştir. Daha da önemlisi, bazı kooperatifler kırsal kalkınmanın aracı olmaktan çıkıp, desteklere erişim ya da farklı amaçlar için kullanılan birer araç hâline gelmiştir. Sorun kooperatifçilikte değil; kooperatifçiliğin içinin boşaltılmasındadır.

Yanlış eğitim politikaları da bu tabloyu derinleştirmiştir. Tarım eğitimi ile kırsal yaşam arasındaki bağ kopmuş; genç nüfus tarımdan uzaklaşırken kırın iticiliği artmış, kırsal alan hızla yaşlanmıştır. Üreten nüfusun yaş ortalaması yükselirken, tarımsal sürdürülebilirlik ciddi risk altına girmiştir.

Burada özellikle vurgulanması gereken bir başka boyut daha vardır. “Bilim” adı altında, neo-liberal politikalar uygulanırken; bu politikaların sonuçlarını yeterince sorgulamayan üniversiteler ve araştırma merkezleri, zamanla ana akım tarım politikasının belirleyicisi hâline gelmiştir. Heterodoks, yerli ve kamucu yaklaşımlar akademik ve kurumsal düzeyde marjinalleştirilmiştir. Bu durum, yalnızca siyasi tercihlerle değil; akademik sorumluluk eksikliğiyle de ilgilidir.

Gelinen noktada Türkiye tarımı, üretim kapasitesi yüksek ancak yönetim kapasitesi zayıf bir yapı sergilemektedir. Ne üretici kazanmakta ne tüketici korunmaktadır. Bu tablo ne kaderdir ne de dış koşulların kaçınılmaz sonucudur. Bu, uzun yıllardır sürdürülen yanlış politika tercihlerinin ve yapısal körlüklerin ürünüdür.

Çözüm daha fazla üretmekte değil; bilimi sorgulayan ve yerelleştiren, planlamayı, dayanışmayı ve liyakati yeniden merkeze alan yerli ve heterodoks bir kırsal kalkınma anlayışını inşa etmektedir.



ARŞİV YAZILAR