ONUNCU KÖY
Bekir YILDIZ

ONUNCU KÖY

Bu içerik 570 kez okundu.

Bu yazıyı kahverengi bir ekim sabahında yazıyorum. Korkuyorum… Korkak olduğum için değil, ortada korkmamı gerektiren bir şey olduğu için. Yani normal olanı yapıyorum, “neye göre kime göre normal” sorgulamasına girmeyeceğim, alimallah adamı asi ilan ederler. Korkumun sebebini yazının sonunda söyleyeceğim. Gitmeyin bir yere diye değil, sebebi anlaşılsın diye.  Sadece şunu baştan söyleyeyim korkuma çocukluğum ile şimdiki zamanlarımı karşılaştırmam sebep oldu. Neyse gidelim çocukluğuma.

Yücel’in ailesi çok zengindi. Yazları bizim köye gelirlerdi. Yaylacı derdik onlara. Mahallede bisikleti, orgu, atarisi, saati ve kramponu olan tek çocuktu. Şımarıklığın okulunu okuyup eğitimini alsa ancak bu kadar başarılı olurdu. Burnundan sümüğü, ağzından küfürü, boğazından atıştırmalığı eksik olmazdı. Sürekli bir şey yediğinden çok şişmandı. İçimiz erirdi oyuncaklarını görünce. Bisikletine bir kez binebilmek için kramponlarını silerdik.  Sırtımıza alıp en uzağa taşımaya çalışırdık. Bahçelerden ceviz ve taze salatalık çalar ona verirdik; bir tur bisiklet için. Kedi yavrularını önüne kadar getirip, kucağımızda tutup ona sevdirirdik. Patates cipsini ilk o yerken görmüştük. Alarmlı saati, baharatlı krakeri, ışıklı spor ayakkabısını, pateni, sulu boyayı ve havalı tüfeği de…

Oynayacağımız oyunları da, kuralları da o belirlerdi. Kendisi kilolu olduğu için atlamalı, sıçramalı, koşmalı oyunlar oynamak yasaktı. “Yedikule oyunu” vardı. Yedi tane kare şeklindeki taşı üst üste dizer plastik top ile düşürmeye çalışırdık.  En çok taş düşüren kazanırdı. En çok ben düşürmüştüm. Yücel hiç düşürememişti. “Ben kazandım” dedi. “Neden ama sen düşüremedin” dedik. “Kuralı değiştirdim en az düşüren kazanır, ben kazandım!” dedi. Sustuk, itiraz etmedik, kabullendik, boyun eğdik çünkü gözümüz elindeki meyveli çubuklu dondurmadaydı bir kez ucundan yalatsa gözümüzü kapatıp tadının ağzımızdan hiç gitmemesini isteyerek çileğin aromasına doyacaktık.

Işıklı ayakkabısı ile bizim lastik, Ermenek ayakkabılarımıza basardı. Ayağımızı hiç çekmezdik, acısa da çekmezdik. Gözümüz ışığı yanan spor ayakkabılarındaydı. Acı da ne ola ki...

Yücel’e hiçbir zaman itiraz etmedik, sesimizi çıkartmadık. Biz sustukça o üstümüzde baskı kurdu, kurallar koydu, tokatlar attı, üstümüze çamur sıçrattı. Hiç badem toplamadığı, gölgede oturduğu halde en çok bademi o yedi. Suyu pınardan biz getirdik ilk o içti. Elmanın çürükleri bize sağlamı onaydı. Yücel yorulup terleyince oyuna ara verip cevizin gölgesinde toplanmak zorundaydık çünkü Yücel böyle istiyordu. Biz sesimizi çıkartmadıkça kurallar değişti, her şeyi o belirledi.

Sonra büyüdük bu yaşımıza geldik. O zamanlara göre ne değişti diye sordum kendi kendime. Hiçbir şey değişmedi dostlar. Yücelin yerini kötü iktidarlar aldı. Benim yerimi ise halk. Korkum ise “susmak”… Zulme susmak, haksızlığa susmak, adaletsizliğe susmak… Kuralların birileri için değişmesine susmak… Sesimizi çıkarırsak ne olur? Dokuzunca köyden de kovarlar. Kovsunlar, gider onuncu köyde yurt kurarız. Adaletli, temiz, dürüst, hukukun üstün olduğu bir yurt.

Ankara escort Ankara escort bayan Escort ankara
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Mut Emniyet Müdürü görevine başladı
Mut Emniyet Müdürü görevine başladı
"Yaşa-Tır" Tarsus'a geliyor
denizli escort