Sanatın evrensel gücü
Niyazi Ergün PARLAT

Sanatın evrensel gücü

Bu içerik 341 kez okundu.

İlkokula gittiğimiz sıralarda okuduğumuz Türkçe kitabında bir bölüm vardı ki, tüm ayrıntılarıyla olmasa bile belli belirsiz bazı tümceleri aklımda kalmış.
Görme engelli bir adam, piyanistin kendisi için çaldığı bir piyano yapıtını başından sonuna dek soluk almadan, sanki ibadet edercesine sessizce dinledikten sonra, parça bitince ayağa kalkıp piyanistin yanına giderek ellerine sarılıyor ve üst üste birkaç kez teşekkür ediyordu.
Kendisine dünyalar bağışlanmış kadar coşkulu olduğunu, müziği dinlerken her şeyi unuttuğunu, sanki başka dünyalara doğru büyüleyici bir yolculuğa çıktığını, dinlediği müzik nedeniyle o denli mutlu olduğunu…
Hatta gözleri açılıp yeniden görmeye başlamış olsa bile böyle büyük bir mutluluk ve sevinç yaşayamayacağını, içinde sanki yeniden doğmuş gibi bir hafiflik duyduğunu belirtiyordu.

***
Dünyanın bir ucundaki bir sanatçının yaratısı, dünyanın öbür ucundaki başka ülkeden, başka ulustan, başka kültürden, başka dilden birçok insanı bile duygulandırıp etkilemekte, hatta ağlatabilmektedir.
Yıllar önce, Titanik filminin gösterime girdiği 90’lı yılların sonunda bir Çinli, sahnede “My heart will go on” şarkısını seslendirirken o denli büyük bir duygu yoğunluğu yaşamıştı ki, kalp krizi geçirip ölmüştü.
Suna Yıldızoğlu anlatıyor: “İngiltere’den akrabalarım bizi ziyarete gelmişti. Eşim Çetin (Alp), onlara ‘Allı Turnam’ isimli türküyü söyleyince, ağlamaya başladılar. Oysa tek bir sözcük bile Türkçe bilmiyorlardı.”
***
Ünlü tarihçimiz Kemal H. Karpat;”Hiçbir eğitim alanı, insanların kafasını, ruhunu geliştirmede Edebiyat kadar etkili değildir,” demiştir.
Aristo ise sanatı “tutkulardan arınma” olarak görür.
Sokrates ve öğrencisi Platon’a göre; “İnsanları uyandırmak gerekir ve sanat da insanları uyandırmanın yollarından biridir.”
Leonardo Da Vinci ve Albrecht Dürer; sanatı, evrene ilişkin bir bilgi çeşidi olarak görürler.
***
Oluşturduğu yapıt, aynı zamanda sanatçının kendisini tanımasını da sağlamaktadır. Evrensel sanatı amaçlayan sanatçı, başkalarının sınırlı düş gücüyle kendisini sınırlamaz. Onu evrenselliğe taşıyan güç, kendi içsel sesi ile içsel gerçeği ve sınır tanımazlığıdır. Şair Marina Tsvetaeva; “Kanatlar açıldıklarında özgürlük verir, sırtta dururken ağırlık,” diyerek sanatın sınırsızlığını anlatır.
Dünyanın değişik noktalarında bulunan, tarih öncesi devirlere ait mağara resimleri; insanlarla hayvanların ilk önemli ayrışmasını belgelemekle birlikte, bilişsel devrimin en belirgin kanıtlarıdır da. Bu mağaraların duvarlarında, somut gerçekliğin yanında, kurgulanmış gerçekliğin de betimlenmiş olması, bu resimleri çizenlerin düşünsel anlamda biyolojik bir gelişim ve değişim geçirdiklerini gösterir.    
Daha önce söylenmemiş olanı alışılmamış biçimde ortaya koyan sanatçı, aynı zamanda kendisinin de farkına varmaktadır. “Müzik ruhun gıdasıdır,” deyiminin doğruluğundan kuşku duymayan ve yeri geldiğinde her fırsatta  bu deyimi kullanmaktan geri durmayan insanlarımız, telefonlarına kaydettikleri müzik parçalarını çoğu kez farkına varmadan her gün dinlemektedirler.
İnsanları birleştirip güçlendiren, bunun yanında tüm dünyayı güzelleştirmeyi de amaçlayan sanatın, hayatımıza kendi bulunduğu köşeden değil, dünyanın dışından, uzaydan bakması gerekir. Ve işini salt dünya için değil, tüm evren için yapmalıdır.
Dünyamızı kuşatan bunca çirkinliklere karşın, az da olsa küçük güzellikler de var. Güç de olsa ayakta durabilmeyi başaran bu güzellikleri görüp de, okyanusun ortasındaki bir ada gibi bizi boğulmaktan kurtaran sanattan uzak kalabilmek olanaklı mı?
***
Bir tarihte ülkemize yine yurt dışından yabancı konuklar gelir. Resmi bir kurum tarafından onların onuruna bir müzik programı düzenlenir. Konuklar batılı olduğu için, konserde onlara batı müziğinden örnekler sunulur. Ancak program boyunca konuklar hiç kıpırdamadan, ses çıkarmadan, donuk bir yüz anlatımıyla otururlar. Kimse bu duruma bir anlam veremez. Orkestra şefi ile sanatçıların yanı sıra protokol de şaşkın ve endişelidir. Ne yapacaklarını bilemezler.
En sonunda orkestra şefi der ki; “Arkadaşlar. Bu iş böyle olmayacak. En iyisi biz konuklarımıza bir “Üsküdar’a Gider İken” isimli nihavend İstanbul türküsünü çalalım.” Öyle de yaparlar. O anda ne mi olur? Türkünün başlamasıyla birlikte, yabancı konuklar bir anda hep birlikte ayağa fırlarlar ve ellerini çırparak ve çocuklar gibi sevinç içinde toplu halde oynamaya başlarlar.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
 “Çocuklar milletimizin geleceğidir”
“Çocuklar milletimizin geleceğidir”
Kariyer Merkezi sektör buluşmaları başladı
Kariyer Merkezi sektör buluşmaları başladı