UZAYIN DERİNLİĞİNDE
Niyazi Ergün PARLAT

UZAYIN DERİNLİĞİNDE

Bu içerik 878 kez okundu.

Biz gerçekleri görmezden gelsek de, onlar yine de vardır.

Size:

- Ben daha iyisini yapabilirim, derler.

Siz de şunu söyleyin onlara:

- Yap o zaman!

Uzay Bilimleri Profesörü şöyle demişti:

- Acele karar vermeyin. Çünkü siz herkes değilsiniz. Yolculuk hiç bitmez. Kapanan bir kapıdan sonra, bir başkası açılır. Kazandığınız başarıların, sizi daha büyük amaçlar için zorladığını görürsünüz. Evreni tanımak için beyninin içine bak.

                                            *

Kaptanımız çok yetenekliydi. Neredeyse hiçbirimize emir vermeden gemiyi yönetiyordu.

Hepimiz zaman zaman uzayın sonsuz boşluğunda kaybolduğumuz duygusuna kapılırız.  Rotamızın doğruluğundan kuşku duyarız. Bazen, hedefimize yüz seksen derece ters bir yönde yol almakta olduğumuzu sanarak, büyük bir korkuya kapılırız. Ayırdına varmadan, herhangi bir nedenle rotamızdan yapacağımız bir derecelik bir sapma bile, dünyaya geri dönüşümüzü olanaksız kılmaya yetecektir.  Çok uzun yıllar sonra dünyaya dönmeyi başarsak bile, ne dünyayı, ne de üzerindekileri asla eskisi gibi bulamayacağız büyük bir olasılıkla. 

Ben ve arkadaşlarım, gemimizle uzayda geceler ve gündüzler boyunca durmaksızın yol alıyoruz, hep yaşamla ölümün sınırında. Şu anda, dünyada yaşayan tüm insanlar gibi, bizim de sonsuz sayıda gereksinimlerimiz var: Spor yapmak, kütüphaneye, sinemaya gitmek, arkadaşlarımızla buluşup gevezelik yapmak, iki tek atmak, gönlünce banyo yapmak gibi. Ama şimdi; yemek, içmek, uyumak, konuşmak, düşünmek ve boşaltım dışında hiçbir şey yok.

Evrenin içinde bir nokta bile değiliz. Burada, uzayda beş para etmiyorsak, başka bir yerde nasıl değer kazanabiliriz bilmem?

                                                        2      

Beyinlerimiz artık gerçeklere odaklanamıyor. Düşsel bir dünyada yaşıyoruz.  Gördüğümüz, algıladığımız her şey, bir düşün parçası sanki.  Çocukluğumuzdan başlayarak, uzay serüvenlerine bayılır, bir gün bu coşkuyu doyasıya yaşamak isterdik hep.  Al sana serüven..!  Şimdiyse, hayatta, olmak istediğimiz en son yer burası.

Dünyanın yerçekiminden kurtulup, yolculuğumuza başladığımızda her şey, dışı şekerle kaplanmış bir hap –placebo- gibiydi. Ama şekerli kabuk eriyip biteli çok oldu. Artık kalan bölümün zehire benzer bir acılığı var ağızlarımızda.  Artık korkularımız bile yok oldu, kanıksadık tüm kaygılarımızı. Ölgün bakışlarımızla, duygusuz birer robot gibiyiz.

‘Artık bizler birer piyon bile değiliz,’ demişti profesör Tanman.  Son duamızı etmek için belki zaman erkendi, ama herhangi bir çıkış yolu da görünmüyordu önümüzde.

Uzunca bir süreden beri, neredeyse aramızda hiç konuşmuyoruz. Sanki birbirimize anlatabileceğimiz şeyler tümüyle tükenmiş gibi. Şu anda ölü birer uzay adamı olsaydık bile, bu başımıza gelebilecek en büyük felaket olmazdı.

Kuşkum yok ki, benim gibi diğer arkadaşlarım dakendilerine şu soruyu soruyorlardır:

- Ölmem ne kadar sürer? Keşke yeniden genç ve aptal biri olsam. Bu görev için yapılan seçme sınavlarını kazanamazdım. Şimdi dünyada keyfimce yaşıyor olurdum.

Korkumuzun kaynağını biliyorduk. Ama bu bilgi, korkularımızı yenmemizi sağlamıyordu. Artık ne karıma söz verdiğim arabayı alabilirim, ne de bir daha çocuklarımı Disneyland’e götürebilirim. Uzay artık bir karanlık demek. İçinde neler var, neleri gizliyor bizden, bilmiyoruz.

Günümüze özgü en gelişmiş aygıtlarımızı ve donanımlarımızı kullanmış olsak bile, uzayı ve orada ortaya çıkan tüm değişiklikleri dakika dakika izlememiz olanaksız. Sonuç olarak, büyük bir olasılıkla başımıza gelecek olan o korkunç faciaları, belki bir süreliğine geciktirebileceğiz, ama tümüyle ortadan kaldırmaya asla gücümüz yetmeyecek.                                           

Radyasyon ölçer ile her gün düzenli olarak, bedenlerimizdeki radyasyon düzeyini ölçüyoruz. Risk belli bir düzeyin üzerine çıkmışsa, iyot tabletleri alıyoruz.

                                                        3

Dünyanın yüzeyinde yürümekten bıkanlar, bir gün bizim gibi uzaya çıkarak orada şanslarını deneyebilirler.

Ya bir gün dünyamız parçalanıp, bizi de içine alarak yutarsa. Ya da tam tersi; belki de gerçek olamayacak kadar kusursuz, görkemli, olağanüstü özelliklere, olanaklara ve kaynaklara sahip gezegenler bulacağız uzayda. Elbette dinlememiz gereken uzayın solumasıydı. Yaşam gibi, evren de bir bütündü. Yarım kalmış şeylerden oluşan bir bütün.

Bir kez daha anladık ki, uzayda da  her şey göründüğü gibi değildi. Üzerlerinde yaşam olup olmadığını bilmeksizin, uzaydaki en uzak gezegenlere doğru bıkıp usanmadan, inatla yol almamızı sağlayan gücün kaynağı, dünyada bıraktıklarımızdı. Sevdiklerimiz kadar, sevmediklerimiz de, dünyaya geri dönmeyi başarmamızı zorunlu kılıyordu.

                                                        *

Kumanda koltuğunda gözlerimi kapatıp her arkama yaslandığımda, hep aynı şeyleri görüyorum: Gökyüzü mavi, deniz koyu mavi. Denizin üzerinde beyaz martılar çığlıklar atarak uçuşuyorlar. Hafif bir esinti var, ama deniz sütliman. Kıyıda şırıldayan dereler, yemyeşil ormanlar ve çimenler var. Yeşil dalların arasında kuşlar cıvıldaşarak uçuşuyorlar. Yemyeşil çimenlerin üzerinde bin bir renkli ve bin bir kokulu çiçekler var. Bu çiçeklerin renklerini içimde duyumsuyor, kokularını doyasıya içime çekiyorum. Bu çiçeklerin üzerinde; arılar, böcekler, kelebekler uçuyor, uçuyor, uçuyorlar…

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Pele’nin gözyaşları 1’inci oldu
Pele’nin gözyaşları 1’inci oldu
Tarsus'ta şahmeran etkinliği sona erdi
Tarsus'ta şahmeran etkinliği sona erdi